I.Bölüm (M.Billah)

İnsanlara yaşama şevki ilham etme ve mutluluk aşılama konusunda oldukça kudumsuz İstanbul’un alelacele kış akşamlarından biriydi. Yeni yeni kararmaya dönmüş, puslu ve ılık havaya gecekondu bacalarından çıkan ve araç egzozlarının veremli birer çocuk gibi öksürmesiyle havaya yayılan karbon monoksit eşlik ediyordu. Bu da nefes almayı enikonu zorlaştırıyor, böylece insanın canından bezmesi ve feleğin çemberini adamakıllı kalaylaması için gerekli tüm şartlar sağlanmış oluyordu.

Bütün bunlara rağmen iyimser ve çevreci yanı yediği çekirdeklerin kabuklarını alelade insanlar gibi sokağa saçmak yerine ceketinin dış ceplerine doldurmasını telkin etmiş o da buna boyun eğmişti. Bir yandan yürüyor bir yandan çıtlattığı çekirdeklerin kabuklarının avucunda yetirince biriktiğine kanaat getirince ceketinin yan cebine boşaltıyor ve çıtlatma işine geri dönüyordu. Yorucu ve ezici bir günün sonunda evine yürüyordu.

“Ben, yorgun, ezik ve silik pazarlamacı Fatih Hayran,”

Diye söylenip iyi kötü bir günü daha bitirebildi diye şükrediyordu. Her akşam olduğu gibi elindeki içi erkek parfümü dolu bond çantasını yere fırlatıp tekme atası geliyor, üstünde hiddetle zıp zıp zıplayarak bütün kokuları kırmak, ezmek, telef etmek istiyordu ama kendine hâkim olup vazgeçiyordu sonra. İnsan ekmek teknesini tekmeler mi hiç? Üstelik böyle bir hareket şirketteki pazarlama müdürünün ahiret sorularına yol açacaktı. Hâlbuki Fatih, konuşurken ağzındaki salyalarını muhatabına özenle saçan müdürüyle iki dakika görüşmeyi bile göze alamazdı. Emniyetli bir mesafeden konuşmaya başlasa bile adamın ağzından çıkan tükürükler hedefine nokta atışı yapan bir füze gibi yerini bulurdu.

İşte belki de daha çok bu yüzden elindeki sermayeye bir şey yapmama kararı verdi, her gün yaptığı gibi. Başarısız ve silik pazarlamacı evine yürürken karanlık adamakıllı basmış, turuncu ve gümüş renkli sokak lambaları aydınlatma görevini devralmıştı. Şimdi geçtiği sokaklar bir büyüyüp bir küçülen gölgesiyle doluyordu. Sokak lambasından uzaklaştıkça bir dev gibi büyüyen gölgesi içini bir an huzurla dolduruyor, kendine güveni artıyordu. Sonra ışıktan uzaklaşınca birden bire kayboluveren gölgesi kendisini ümitsizliğe ve çaresizliğe sürüklüyor, ona sen iyice eziksin telkini yapıyor, yeni bir sokak lambasının altına gelince oluşan taptaze gölgesi yine uzaklaştıkça büyümeye geçiyor ve bundan yine çocuksu bir mutluluk ve özgüven duyuyordu.

Tasarruf olsun, üç beş kuruş artsın diye evine yürüyerek döndüğü için yolda düşünecek hayli vakti oluyordu. Neler gelmiyordu ki aklına. Bazen benim oğlum doktor olacak diyen annesini hayırla yâd ediyor, bazen erken göçüp kendisiyle fazlaca muhatap olamadığı babasını esefle hatırlıyordu. Liseyi zor bitirebilmiş, şimdi başarısız bir pazarlamacı olmuştu. Pazarlamacılık! Dünyanın belki de en kederli işi. Çaldığı her kapının açılmasını biraz sonra azarlanmak korkusuyla bekliyor. Kapı açılınca da bir iki kelime kekelemeden sonra konuya girebiliyordu. Cevap da muhatabının cinsiyetine, mizacına o günkü ruh haline göre değişiklik gösteriyordu:

“Efendim, merhabalar. Eğer İzin verirseniz size erkek parfümü tanıtayım,”

“İlgilenmiyorum,”

“İstemiyorum,”

“Git başımdan,”

“Defol!”

“Ama parfüm,”

“Bak hala konuşuyor edepsiz, şimdi polis çağırıyorum.”

Pazarlamacılığın kendisinin işi olmadığını elbette o da biliyordu. Ama gerçek şu ki çalışabileceği başka bir iş bulamıyordu. Pazarlamacılık, kapısının her zaman insanlara açık olduğu bir işti. Bir de asgari ücretle sigortasız çalışacak vasıfsız fabrika işçiliği.

Ezik ve silik pazarlamacı bu ikinci işi hiç düşünmedi. Yağlı, paslı fabrika köşelerinde kir içinde çalışmaktansa bu işini daha evla görüyordu. Belki kendine göre de haklıydı. Ama her haftanın son iş günü şirkete gidip haftanın performansını değerlendirirken bu işteki başarısızlığı ortaya çıkınca, salyalı müdürün sana son bir şans ihtarıyla karşılaşınca ezikliği ikiye katlanıyordu. “Her hafta aynı terane,” dedi çıtlattığı çekirdeğin kabuğunu bu kez eline almak yerine sokağa tükürerek. “Kovacaksın kovarsın. Allah Allah.”

Yol yürürken atık düşünecek bir şeyi kalmadığı için bu kez, yol yürürken düşünmenin bir faydası olup olmadığını, kendisine nasıl bir avantaj sağlayacağını düşünmeye başlamıştı ki ilerideki turuncu renkli sokak lambasının altında bir çöp konteynırını görünce limana yanaşıp yükünü boşaltacak bir gemi gibi yaklaştı çöp kutusuna. Ceketinin dış cebine biriktiği kabukları bir avuçta yakalayıp çöpe boşalttı. İkinci hamlesinde artık, cebinde kalan birkaç kabuğu da temizledi.

Düşünecek bir şeyi kalmadığı ve yolda giderken düşünmenin fayda ve zararlarını da düşünmekten vazgeçtiği için yolun geri kalanında boş boş yürüyordu. Zaten artık evine de yaklaşmıştı. Apartmanın kilidi bozuk kapısının yirmi dört saat kapanmadığı için anahtara gereksinim duymuyordu ama…

Ama dairesinin bulunduğu kata çıkınca elini ceplerine atmasına rağmen anahtarını bulamadı. Önce pantolonun ceplerini karıştırdı. Sonra da ceketinin. Sonra ah benim akılsız başım kipinde bir hareketle elini alnına vurdu.

“Hay aptal kafa!”

Anahtarı ceketinin cebindeydi ve çekirdek kabuklarıyla birlikte çöpü boylamıştı. Yürümekten değil ama yaptığı aptallıktan yorulduğu için merdivene oturup biraz dinlenmek istedi. Kafasını ellerinin arasına almış otururken silikliğine bir daha veryansın ediyordu ki bir an irkildi. Çöp konteynırının çöp kamyonu tarafından şu an boşaltılmakta olduğunu ve anahtarının çöp kamyonun içindeki envai çeşit çöpe karıştığını korkarak hayal etti. Acele etmesi gerekiyordu. Zira anahtarı alamazsa en azından bu gece bu eve giremeyeceğini de heyecanla anlamıştı. Oturduğu yerden kalktı, koşarak değil ama büyük ve hızlı adımlarla geçtiği sokakları tekrar kat edip çöpe yöneldi. Eğer çöp kamyonu çöpü boşalttıysa nerede kalabileceğini de hayal etti. Ama önünde çok fazla seçeneği yoktu. İnşallah zamanında yetişirdi de anahtarını alabilirdi.

Birkaç dakika içinde hızlı adımlarla ve kaygıyla çöpe ulaşabildi. İlk başta çöpün boşaltılmadığını fark edince kalbinde ılık bir rahatlama hissetti. Şimdi sıra kolları sıvayıp işe koyulmadaydı. Silik pazarlamacı, çöplerden kâğıt toplayıp iki tekerlikli arabalarına istif yapan pasaklı gençlere ve saçı sakalı birbirine karışmış bitli ihtiyarlara saygı duyardı. Belki onlar sadece ekmek parası için bu işi yapıyorlardı ama o, bu insanların yaptığı geri dönüşüm neferliğine saygı duyar ve onlara çevreci yanıyla içten içe bir hayranlık beslerdi. Kollarını sıvama işi bittikten sonra “Şu kâğıt toplayanlardan biri burada olsaydı ne olurdu sanki” diye düşündü. Kendisine rica eder, suya sabuna dokunmadan anahtarını alabilirdi.

Az önce hayranlık ve saygı duyduğu bu insanlara içinden bir anlığına nefret geçti. Bir leşe yaklaşır gibi yüzünü buruşturarak yaklaştı çöpe. Önce bedeninin mümkün olduğunca yaklaştırmadan kafasını öne iterek baktı çöpün içine. Anahtar manahtar görünmüyordu. “Yeni gelin” gibi utana sıkıla yaklaştığı çöpe bu sefer göğsünü dayadı, iki elini de çöpün içine soktu ve karıştırmaya başladı. Zira bu işkence bir an önce bitsin istiyordu. Bir yandan kendisini gören var mı diye sağına solun bakıyor, bir yandan hızla çöpü karıştırıyordu. Anahtardan iz işaret yoktu. Ama bir kitap buldu. Kim bir kitabı çöpe atabilecek kadar vahşi olabilir diye düşünürken kitabı çöpten çıkardı.

Simsiyah cildi enikonu pörsümüş ve sırt tarafı koli bandıyla bantlanmıştı. Kapağında hiç bir şey yazmıyordu. Kapağını çevirdi, ilk sayfayı açtı ama yazılar Arapça harfleydi. Osmanlıca diye düşündü ama okumasını bilmiyordu. Tam kitabı kapatıp işine dönecekti ki ilk sayfada Arapça harflerle yazılmış başlığın altında hayretle şu yazının yazılmış olduğu gördü: “Anahtarın bende, lisenin arkasındaki tek katlı eve gel, anahtarını al!”

II.Bölüm (H. Osmanoğlu)

Şaka gibiydi. Kitabın çöpten kirlenmiş kısımlarını ceketinin koluna silerken bir yandan da açıp içindekileri karıştırmaya başladı. Arapça biliyordu, Kur’an kursuna gitmemiş miydi zamanında? Az dayak da yememişti hani hocadan. Ah o Kunut Duaları… Ne de zor ezberlemişti onları. Ama çok zaman geçmişti aradan. Unutmuş olmalıydı. Açtı ilk sayfayı, sokak lambasının soluk ışığı altında. Tuhaf tuhaf baktı önce, sanki ne yapması gerektiğini unutmuş gibiydi. Ah tabi ya, ne yazıyordu bu kitapta?

Harfleri hatırladı, en azından büyük kısmını. Kem küm etti birkaç kere. Sonra… Evet okuyordu. Evet, evet okuyordu. Çok mutlu oldu. Bir an, istemsiz olarak yüksek sesle bir kahkaha attı. Sonra kendinden çok emin bir şekilde sayfayı tekrar açtı. Baştan, yeniden okumaya başladı. Yalnız ufak bir sorun vardı. O sadece Arapça okuması biliyordu. Bunun dışında Arapçanın “a” sından anlamıyordu. Ezberinde birkaç dua bile vardı, zamanında namaz kılmıştı bir iki defa. Ama genelde bu Arapça cümleleri ahenkli bir şekilde tekrar etmeye çalışırdı.

Canı sıkıldı biraz; hem sokakta kalmıştı hem de neydi bu şimdi? Biri dalga mı geçiyordu kendisiyle? Kim ne isterdi ki bir pazarlamacıdan. Elini cebine attı. “aman ne hoş” dedi. Çekirdekleri de bitmişti. Saatine baktı. On bire geliyordu. Hem “lise” derken sırf bu mahallede üç tane lise vardı…

Yine de yola koyuldu, ayaklarına bırakmıştı kendini. Yorgunluktan sağa sola yalpalıyordu biraz. Düşündü: Kim yapar ki bunu? Şirketin girişindeki reklamın amblemi aklına geldi.

“Düşmanlarınızı iyi tanıyın!”

“Düşmanlarım” dedi. Kim düşmanı olabilirdi ki. Etliye sütlüye karışmayan sakin bir çocuktu. Neden sonra Naci geldi aklına. Ah o Naci yok mu! Az kavga etmemişlerdi küçükken. Hatta bir keresinde kontrolünü kaybedip ağaçtan erik düşürmek için kullandığı sopayla başına vurup, kafasını yarmıştı Naci’nin. Naci olmalıydı bu. Evet, unutamamış olmalı, çünkü tam üç hafta sokağa çıkamamıştı. Sonra da taşınmışlardı. “Hımm öcünü almaya gelmiş olmalı.”

Saçmaladığının farkına vardı bir an, on sene önceki çocukluk kavgasıydı bu. Bu arada lisenin arkasına gelmişti. Tuhaf bir şekilde gözleniyormuş hissine kapıldı. Sağına soluna baktı önce. Etrafta kimsenin olmadığını görünce rahatladı. Gözleri çevredeki tek katlı evleri aramaya başladı. İlginç. Şimdiye kadar hiç fark etmemişti ama lisenin etrafında sadece bir tane tek katlı ev vardı. Hâlbuki biri sorsa bu mahalledeki tüm evlerin tek katlı olduğuna dair yemin bile edebilirdi.

Evin kuzey cephesi gözüküyordu sadece. Ahşap, tek katlı bir ev… Üstelik çatısının yarısı da yok. Ya da orayı teras gibi bir şey yapmışlar. Karanlıktan tam seçemedi. Çünkü devlet kendi mahallelerine yatırım yapmayı pek sevmiyordu. Ancak 15 metrede bir sokak lambasına denk geliniyordu. Evde çok karanlık kimse yok diye düşündü. Hem, ya biri şaka yapmışsa. Bu saatte kapı çalınıp ne denir ki diye geçirdi içinden. Kapıya doğru tereddüt içinde ilerlerken, o da ne?!

Perdenin kıpırdamasıyla içerde ışık yandığını fark etti. Ama ilginç bir şey vardı. Savaştan kalma siyah perdeleri mi kullanıyorlardı. Yoksa içerde ışık yandığı halde nasıl bu kadar karanlık olsun. Hem bu saatte kim niye pencereden baksın. Olduğu yerde mıhlandı.

Belki de hayatında ilk defa bu kadar korkmuştu Fatih. Oysaki kaybedecek çok şeyi yoktu bu hayatta; ne bırakamadığı harika bir eşi, ne bitmek bilmez bir serveti, ne çok sevimli çocukları, ne iyi bir işi. Peki, niye bu kadar korkmuştu? Çoğu zaman hayattan şikâyet etmesine rağmen ve yaşamaktan öyle çok da bir mutluluk duymadığı halde neyin nesiydi bu korku? Acı çekerim diye mi düşünmüştü acaba? Ya da şu akşamları tek eğlencesi olan 30 sene öncesinin Amerikan filmlerinde olduğu gibi acımasız bir katille karşılaşacağını mı düşünmüştü?

Ama durduramıyordu adımlarını. Sanki sonu belliydi. Zaman zaman duyduğu kader kelimesinin manası belki de bu olmalıydı. İstemsiz adımlar, belirlenmiş geleceğine doğru. Haykırmak istiyordu içinden. Bu gece bankta yatmaya da razıydı aslında. Hatta küçükken bir kere annesine küsüp merak etmesi için sokakta kalmıştı ve çok korkulacak bir şey de olmadığına kanaat getirmişti. Evet, razıydı sokakta yatmaya. Ne olmuş yani, yarın bir çilingir çağırır anahtarı da değiştiririm diye düşündü. Ama şu an tam kapının önündeydi. Tam bir karış vardı aralarında. Niye yapmıştı böyle bir saçmalık? Gidecekti şimdi. Oh kurtulmuştu bu saçmalıktan. Olabildiğince çabuk uzaklaşmaya karar verdi bu kâbusu andıran yerden. Hışımla arkasını döndü. O da ne, ne bu gürültü?! Ah Fatih dikkat etsene biraz. Sakarlıkta üstüne yok maşallah. Çantası kapıya olabildiğince gürültülü bir şekilde çarpmıştı. Şaşkınlıktan elinden düşürdüğü kitabı yerden alırken kapı açıldı…

Kumrala kaçan teni artık soluk benizli bir İngiliz’i andırıyordu. Suratına en sevimli gülümsemesini takınarak arkasını döndü.

“İyi akşamlar, ben parfüm şeysi için gelmiştim aslında da bu saatte. Münasebetsizlik işte.”

Ağzından çıkan bu anlamsız söz öbeğinden rahatsız oldu. Ama nasıl bunu düşünüp de söyleyebilmişti hayret etti doğrusu kendine. Nutku tutulsa bile içinde düşünmekten asla vazgeçmeyen bir şeyin olduğunu fark etti. Ama bunları düşünmenin sırası değildi. Çünkü karşısındaki bir dev olmalıydı. Bir kere en azından bir kafa daha uzundu ondan. Sonra eni üçe katlardı herhalde kendisini. Sevimsiz, post bıyıklı, kılıksız pijamalı, anlamsız bakışlı bu adam. Allah’ım yardım et dedi. Hep böyle anlarda daha bir içten dua ederdi.

Adamın sarı-kahverengi arası ve yer yer dökülmüş dişerinin arasından “Fatih sen misin?” diye bir takım sözler çıktı. Hayır, hayır kükredi galiba. Ne dese boş şimdi. “Arkadaşlar Mehmet derler” dedi. Bu denli saçmalayabileceği hiç aklına gelmemişti. Adam, “dur iki dakika, emanetin var bende,” dedi.

Gitsem mi kalsam mı diye düşünürken içerden bir ses geldi. “Babaaa kim o…” Ohhh, bir babaydı bu! Bir baba ne kadar kötü olabilirdi ki. Kalaşnikof getirip kafasına sıkmazdı herhalde. Derin bir nefes aldı. Hatta anlamsız bir gülümseme yerleşti suratına. O sırada adam elinde anahtarla çıkageldi. Anahtarı eline verirken, “yerinde olsam acele ederdim” dedi. Demesiyle kapının kapanması bir oldu. Bir dakika ne acelesi. Niye ki, evde hem kimse yoktu, hem çalınabilecek bir eşyası yoktu. O halde bu başka bir şey olmalıydı.

Bu sefer tüm yorgunluğun sıyrılmış bir şekilde elinde kitapla evine doğru koşacaktı…

 

III.Bölüm (M.Billah)

Uğursuz bir İstanbul gecesinde başına gelen ve henüz bir anlam veremediği şeyler, belirgin bir bıkkınlık veriyordu bünyesine. Son yarım saatte yaşadığı bu garip olaylar silsilesi, monoton bir hayat süren bir ezik için fazlaydı besbelli. Ne de olsa onunki, rutine bağlanmış bir yaşanmışlıklar serisinden ibaretti.

Sonsuz bir döngü gibiydi her şey: Kalk, işe git, işten gel, yemek ye, üçüncü sınıf bir Amerikan filmi seyret, yat, kalk, işe git, işten gel… Fakat bu sefil hayata çok seyrek uğrayan ve son yarım saatte olduğu gibi aniden giren atraksiyonun bir kez olsun keyfini çıkaramaz mıydı? Bu kadar mı prensiplerine bağlı bir pazarlama ve satış elemanı mıydı? Katiyen. Zaten daha dün, otuz yıl öncesinin üçüncü sınıf aksiyon filmlerini izlemek yerine yine aynı endüstrinin pazara sunduğu ama daha modern ve esrarengiz dizileri izlemeye karar vererek bu sonsuz döngüyü değiştirmeye karar vermemiş miydi?

Evine doğru hızlı ama kararsız adımlarla ilerken “bu kez değişecek” dedi kendi kendine. Kıracağım bu rutin ve kısır döngüyü. Her şey olacağına varır: Şu elimde duran Osmanlıca mı Arapça mı olduğu belli olmayan kitabın, anahtarımı çöpe düşürmemin, her nasılsa İngiliz’e benzetebildiğim çizgili pijamalı ve atletli, mütemadiyen göbeğini kaşıyan iri kıyım herifin, Raskolnikov’un, pardon Kalaşnikof’un, içeriden “baba kim o” diye seslenen naif sesin (Öyle bir yarmadan böyle bir naif ses çıkarabilen bir canlı nasıl olmuş hayret)… Bütün bunların bir manası olmalıydı. Geçen gün, izlediği dizide ne diyordu Stephen Hawking çakması yaşlı kadın:

“Universe has a way of course correcting itself”.

İnsanları sık sık İngiliz’e benzetmesine rağmen İngilizceyi pek bilmiyordu ama bu cümlenin orijinali her nasılsa aklında kalmıştı. (Nasıl becerdiyse bir keresinde, yine televizyonda izlediği bir başka dizide, tenhada marihuana içen Hawaii gömlek giyinmiş, Honolululu -yazım yanlışı yok, adam bildiğin Honolululuydu- bir Afro Amerikanı bile bir İngiliz beyefendisine benzetebilmişti, bu da bir çeşit yetenek işi olmalıydı. Üstelik Nijerya asıllı bu adamın adı Nascobar Obafemi A Lop Lop idi).

Hülasa, her şey olacağına varırdı. O halde neydi bu tedirginliğin sebebi? Tedirgin olmak için fazla berduş ve fazla ezikti. Hâlbuki tedirginlik hayatı yolunda gidenlerin bir lüksüydü. Zaten bütün lükslere onlar sahip olmuyor mu? Berduş dediğinse fütursuz olmalı dedi kendi kendine. İçinde, bir süper kahraman doğuyor gibi hissediyordu şimdi, hiç olmadığı kadar güçlü, hiç hissetmediği kadar taze, her zamankinden daha coşkundu. Fırlatılmaya hazır bir füze gibi enerji doluydu. Fütursuzdu artık, kusursuzdu, öyle hissediyordu.  İçindeki potansiyel enerji patlayacak gibiydi, coşuyordu, büyüyordu, yeni bir dünya doğuyordu. “Ben” diyordu içinden “SüperEzikPazarlamacıAdam Fatih Hayran, geliyorum savunun, başarılıların ezeli düşmanı, eziklerin ebedi dostu, ben bir taneyim, ben geliyor…”

İşte tam da bu esriklik halinde, eve giden yolda bütün bunları düşünürken, yürüdüğü sokakta ayağına bir şey takıldığını hissetti.  Ayağının dibine baktı. Karanlıkta görebildiği kadarıyla metal bir şeydi bu. Eğilip aldı: Bir İngiliz anahtarı?! Hayır, hayır bunu da İngiliz’e benzetmiyordu, gerçekten de elindeki, cıvata ve somun sıkmak için kullanılan, her tesisatçının çatalıyla birlikte en önemli sembolü İngiliz anahtarıydı bu.

Şimdi okuyucularımız, bir elinde İngiliz anahtarı bir elinde evinin anahtarı bulunan Fatih Hayran’ın o an neler hissettiğini merak ediyordur. Bunu okuyucuların hayal gücü… (Tam bu esnada Fatih Hayran, “Rus ekolü olmasın”, diye bağırdı. “Düz anlat, anlatıcı hikâyeye girmesin“ diye ekledi. Bu yüzden, bu paragraf hiç yokmuş gibi varsayın.)

Tamam, tamam… İngiliz anahtarıydı. Fakat Fatih Hayran’ın keyfini hiçbir şey kaçıramazdı. Değil İngiliz anahtarı, ayağına takılan şey, safkan bir İngiliz atı olsaydı bile o an bunu takmayacaktı. Anahtarı elinden elinden attı, yoluna devam etti. Fakat üç beş adım sonra bir şeylerin yanlış olduğunu anladı. Geriye döndü, evinin anahtarını yerden aldı, İngiliz anahtarını attı. Bu kez doğru yaptığı için yüzünde bir anlık arsız bir sırıtma peyda oldu. Yoksa yaptığı komik aptallığın verdiği bir sırıtma mıydı bu? O ya da bu şekilde, hiç bir şey keyfini bozamayacaktı. Pos bıyıklı adamın muştuladığı, evinde kendisini bekleyen müjdeye (müjde ya da kötü haber mi onu bilmiyordu henüz) odaklamıştı kendini.

Ne var ki, bir gerçeği anlamasıyla ruhu dondu, kanı çekildi, sırtından ensesine doğru bir ürperti geçti, yolun tam da ortasında ne aradığı belli olmayan bir ağaca tünemiş uğursuz bir baykuş uğuldadı, hafif bir rüzgâr esti, bir aslan miyav dedi, minik fare kükredi… Gerçek şuydu:

Neredeydi? Burası neresiydi? Bulunduğu bu yere nasıl gelmişti?

Bulunduğu sokağı tanımadığını fark edince, az önceki dünyadaki bütün eziklerin makûs talihini yenecek süper kahraman gitmiş, yerine eski sıradan ezik gelmişti. Ruh hali, az öncekinden yüz seksen derece aksi istikamete dönmüştü sanki. Nanosaniyeler mertebesindeki bu hal değişikliği alışkın olmadığı bir şey değildi. Zira fikir değiştirme hızıyla alakalı uluslararası bir yarışma olsaydı, kesin o kazanırdı. Bu konuda kendini tek geçerdi. Yarışmada yine de kendinden hızlı fikir ya da ruh hali değiştirebilen biri olursa, onun hile yaptığını ispatlamaya çalışırdı. Çoğu tıbbi ilacın, en önemli yan etkilerinden biri ruh halinde ani değişikliğe yol açması değil miydi?

Bütün bunlar bir yana, Fatih Hayran bu sokağın neresi olduğunu gerçekten kestiremiyordu. Üstelik korkuyordu. Önünden bir kedi geçince, ağzından kalaylı bir küfür kaçırdı. Bu sokağı tanıyamadığına göre, ileri doğru gitmesinin bir manası var mıydı? Başka sokaklara da sapabilir yahut göbeğini kaşıyan pijamalı adamın evine geri dönebilirdi. Fakat adamda Kalaşnikof olabileceği fikri aklına düşünce bu niyetinden vazgeçti. Eski model  Colt marka bir altıpatlar tabancadan çıkacak dandik bir kurşun bile kendisini öldürmeye yeterdi. Eziklerin canı azdır çünkü. Ve bilim dünyasının düşündüğünün aksine normal insanların ki gibi canları tatlıdır eziklerin. Zaten geçen gün haberlerde gördüğü ve yapılan son araştırmalara göre eziklerin ölürken canlarının daha az acıdığının belirlendiğini söylenen Dünya Sağlık Örgütünün bir yetkilisini gözü hiç tutmamıştı. Olsa olsa, Ortadoğu’ya gönderecek asker bulamayan Amerikan Ordusunun bir uydurması olmalıydı bu. Ah, evet derin güçler, dünyanın en gizemli şebekeleri. Bu arada, kendisi için anlaşılmaz ve gizemli olan başka bir şey daha vardı ki, aylardır kafasını kurcalıyordu: Neden, neden bir kozmetik şirketinin sloganında “Düşmanlarınızı iyi tanıyın” yazardı ki,  ne alakaydı? Hayır, temizlik ürünleri satan bir şirket olsaydı eğer, bir nebze olsun bunu anlayabilirdi: Mikroplar, bakteriler, virüsler vb… düşman yerine geçebilirdi. Fakat parfüm ve güzellik zımbırtıları (Heyhat, ironiye bak ki ticaretini yaptığı bu metalar Fatih için birer zımbırtıydı. Hayat ne acımasız ironilerle dolu böyle, dalga geçer gibi) satan bir şirket böyle bir slogana niye ihtiyaç duymuştu.

Evet, ne yapmalıydı? Yoluna devam edip, tanıyabileceği bir sokağa çıkmayı mı umut etmeliydi yoksa pek de iç açıcı olmayan alternatifleri mi değerlendirmeliydi? Evinde kendisini bekleyen sürprizin, kapağı açık bırakılan kolanın gazının kaçtığı gibi kaçacağını düşünüyor olması ve buna canının sıkılması da cabası. Bir an önce evine dönmek, sürprize ulaşmak istiyordu. Yol boyunca, önüne çıkacak ilk sokağa sapmaya karar verdi böylece evine giden tanıdık bir yola ulaşmayı düşünüyordu. Birkaç metre daha yürüdükten sonra sola açılan bir sokak gördü. Tereddütsüz bir biçimde bu sokağa saptı.

Sanki ilahi bir güç ile bu sokağa sevk ediliyordu. Kendini bu nurani gücün kollarına bırakıp, olayları oluruna bırakacaktı. Ne de olsa evrenin bir “course correcting” mekanizması yok muydu? Olaylar iyice sarpa sarıp da arap saçı gibi düğüm olsa bile, hikâyenin yazarının Deus Ex Machine diye haykırarak kendini kurtaracağını zannediyordu. Çünkü düşüncesine göre yazar ile hikâyenin yazılış uslubuna karışacak kadar samimiydiler. Ve sokağa döndü Fatih Hayran.

Bu sokağın hayatını külliyen değiştireceğini nereden bilebilirdi ki?

Devam edecek...

Anahtar Kelimeler: Hikaye

mustasim billah , 12/05/2008-13:54 Facebook'ta Paylas