Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece


Çok ters adam şu bizim Benjamin Button. Sağı solu hiç belli olmuyor. O kadar ters ki doğarken bile yaşlı doğuyor, öldüğünde ise kundaktaki bir bebekken boyluyor öte dünyayı.

benjamin button

Filmin konusu hakkında bu kadar bilgi yeter. Şimdi gözlemlerimizden bahsedelim biraz. Benjamin Buton'un Tuhaf hikâyesi (Orj: The Curious case of Benjamin Button) sıra dışı hikayesiyle karşılıyor seyirciyi. Aynı şeyi konunun ele alınış biçimi için söyleyemeyeceğim. Daha başarılı bir şekilde aktarılabilirdi bu drama. Fakat şurası bir gerçek ki böylesine duygusal bir konuya sahip filmin, duygu sömürüsü ve ajitasyon olmadan bitmesi yapımın güzel bir yönüydü.

Paralel eksen ve mekânda, benzer bir konseptle seyrettiğimiz Mahsun Kırmızıgül'ün Beyaz Melek ne yapmıştı öyle bize. Duygularımızı sömürmüştü de sömürmüştü. Beyaz Melek dedikte, Benjamin Button'u izlerken aklıma ara sıra bu film gelmedi değil. Beyaz Melek'teki huzurevi yerine Benjamin Button'da yaşlıları barındıran bir tür vakıf var. Dahası evin yaşlı amca ve teyzelerinin hemen hepsinin ayrı bir hikayesi var. Tıpkı beyaz melek'te olduğu gibi.

Hikâyemiz değişik ve yan hikâyelerle beslenmiş durumda. Yan hikâyelerde bizlere hayata dair dersler veriliyor. Örneğin gençken yüzme rekorunu kırmayan bir kadının bu rekoru yaşlıyken kırması bize azmin önemini hatırlatıyor. Ya da çocukken babasına ressam olacağını söyleyen tekne kaptanının kendi vücuduna nakşettiği resimler, bir yandan can çıkar huy çıkmaz atasözünü hatırlatırken, diğer yandan önemli olanın insanın kendi istediği işi yapması olduğunu söylüyor. Ve yahut kendisine yedi kere yıldırım çarpan adamdan (ki İhsan Oktay Anar’ın Amat romanında bir ara geçen Dertli’yi hatırlattı bana) Öldürmeyen Allah öldürmeyen mottosunu kapıveriyoruz.

Filmde anlamadığım şekilde bir iki kez fırtına sahnesi gözümüze sokuldu, hatta sürekli fırtınalı bir hava vardı filmde. Ne anlatılmak isteniyordu, ölüm ile fırtına arasındaki bağı mı anlatıyordu acaba, bilemiyorum. Zira ölenin küçük kıyameti kopar denir dinimize göre. Hıristiyanlıkta da böyle mi acaba. Fırtına ve Ölüm arasındaki ilişki bu muydu?

Film yaşlı bir kadının ağzından ve bir günlükten geriye doğru anlatılıyordu ki sevdiğim yöntemdir bu. Bu durum, Titanik'teki yaşlı teyzeyi anımsatacaktır izleyiciye. Oldum olası flashbackleri sevmişimdir. Hikâyeye ciddiyet ve derinlik katıyor.

Oyuncu performanslarından bahsetmek çok güç bence. Parlak bir performans göremedim. Brad Pitt bile öyle ahım şahım bir oyunculuk çıkarmamış. Tabi en baştaki yaşlı adamlar kendisi değilse. Bir de Benjamin'nin dindar ve siyahî annesi oyunculuk olarak sivrilmiş diyebiliriz. Başka bir şey yok. Sahne olarak baktığımızda römorkun denizde seyrettiği bütün sahneler heybetliydi ve çok güzeldi. Hiç mi hiç alakası yokken 16 Temmuz 1969 tarihinde Florida Cape Kennedy Üssü'nden, aya gitmek üzere kalkan Satürn Beş roketinin kalkış sahnesini de artık ne diye anlamamalıyız. O da seyircinin anlayışına kalmış.

Daha birkaç şey daha yazabilirdim ve unuttuğum bir şeyler kesin vardır ama uzatmanın manası yok, son sözüm görülebilir, güzel bir film ama daha güzel işlenebilirdi. 13 dalda Oscar adayı olmuş ama en fazla üç dalda alır bence.

Öğrettiği, ya da hatırlattığı değerler için filme ve yönetmene teşekkür ederiz. Kör saatçi kıssasından bahsedecektim. Unuttum. Ha Bir de dindar annenin (katolikti galiba ama farklı bir cemaatten olsa gerek) birkaç kere tekrarladığı bir söz vardı. Neydi? Olacağın önüne geçemezsin gibisinden bir kelamdı. Sana ne takdir edileceğini bilemezsin. (you never know what is coming for you)

Anahtar Kelimeler: Sinema, benjamin button film konusu, benjamin button filmi özet

mustasim billah , 22/02/2009-09:53 Facebook'ta Paylas