Kitap, “Taş” adlı aparetif bir hikayeyle başlıyor. Ana yemekten önce gelen garnitürler gibi. İlk hikayemiz “Taş” bir emekli öğretmenin alışveriş merkezinden (avm) evine uzunan yolda, günlük geçim dertlerine dair düşüncelerini yansıtıyor okurlara. Çorabının içine kaçan bir taşın, eve gidene gidene kadar onu rahatsız etmesi ise hikayenin yan olayı diyebiliriz.

Bu hikayeyi okuduğumda “so, what's the point?”* Diye sordum kendime ve bulamadığımdan olsa gerek pointless** ilan ettim hikayeyi. Fakat emekli öğretmenin ayağından çıkan ve cama çarpıp yere düşen taşın ne olduğunu kitap bitince anladım. Bu yazının sonunda sizlere söyleyeceğim.

İkinci hikayemiz, Gerçeğin peşinde. İsmiyle müsemma gerçeğin ta kendisini yansıtıyor. ülkedeki bazı basın ve medya gruplarının ahlaki değer, evrensel yayın ilkeleri gibi mefhumları hiçe sayarak, saldırı, kışkırtma ve yıpratma politikasına dayalı çalışmalarına bir sitem sözkonusu. Hikayedeki diğer bir önemli nokta ise etnik kökenleri farklı olan vatandaşlarımızın sindirilmeye çalışılmasına parmak basılmış olması. Zira, safkan türk olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını, bir kısım (kartel) zihniyet hala azınlık olarak görmekte. Hikayedeki kahramınımız, sırf Doğu ve güneydoğu ile ilgili çalışmaları yüzünden müdüründen azar işiten kürt kökenli bir gazateci.

Burada ilginç bir nokta daha var: O, işyerinde müdürünün ırkçı tutumuyla uğraşırken evde de babasıyla uğraşmak zorundadır. Çünkü babayla oğul arasında ideolojik bakımdan bir kuşak çatıması gözükmektedir. Kanaatimce kuşak farkılığından doğan bu ideoljik zıtlık, Türkiye'deki hemen her ailede var: Bir yanda gelenekçi ve törelere sorgulamaksızın bağlı, kötü niyetli değil ama saf çıkarcı (sen kazandığın paraya bak, karnın doyuyorsa sesini çıkarma vs...) babalar, diğer yanda okuyarak, araştırırak, dinleyerek ideolijisini şekillendiren ve “bu neden böyle” diye soran, “aslında şöyle olması gerekir” diye fikir beyan eden çocuk. Bu iki taraf ne birbirini ikna edebilecek ne de biri davasından vazgeçecektir.

Gelelim üçüncü hikayemiz Muharrem'e. Bu hikaye tam bir klasik hikaye huviyetinde. Yaşamdan.  Okurken Sait Faik Abasıyanık yazmış zannedebilirsiniz. Herhangi bir mesaj kaygısı yok, siyaset yok. Kahramanımız Muharrem'in durumuna üzülüyorsunuz, betimleme ve tasvirlerle aheste ilerliyorsunuz ve Muharremin heyecanına ortak oluyorsunuz. Sonunda Muharrem gibi içiniz burkuluyor ve (belki de grip olduğunuzdan!) bir damla gözyaşı beliriyor gözünüzde. Kitabın en iyi hikayesi değil belki ama bence en “yakışıklısı” Muharrem.

Dördüncü hikayemiz, kitaba da ismini veren Bu ne biçim cumartesi. Anlatıcıyla bir minibüs şöforü arasında seyir halindeyken geçen diyaloglardan oluşuyor. Taşra insanının aşk, adalet, namus gibi kavramlara bakıç açısını gözler önüne seriyor hikaye. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanında yer verdiği disconnectus erectus yaratığının farklı bir versiyonu olan  minibüsçü ile anlatıcı arasında geçen hikaye, sonundaki diyalogla yaşanmış bir olaydan alınmış gibi gözüküyor ya da yazar bizim öyle düşünmemizi sağlamak için hikayeyi bu şekil bir sonla da bitirmiş de olabilir.

Beşinci hikayemiz Hasibenin Rüyası. Bir hikayenin çok ötesinde bir yapıt bence. Özgürlük için yazılmış bir manifesto bu. Üniversite mezunu kapalı bir bayanın iç dünyasına eğilen ve sorgulayıcı bir tavırla üniversitelerdeki malum durumu dillendiren bir bildiri. Öte yandan kapalı bayanların özel hayatlarında karşılaştığı zorluklar da yer buluyor hikayede. Peruğun halleri adlı bölüm etkileyici.

Altıncı ve son hikayemiz, Kırmızı gül demet demet. Adını bir Erzurum türküsünden alan hikayede trajik bir köy aşkı anlatılıyor. Erzurum'un aman vermez soğuğu yüzünden hüzünle biten bir aşk hikayesi bu. Konu klasik, fakat söyleyiş biçimi bu dezavantajı gideriyor diyebilirim. Bu trajik hikayeyi bizlere bir mezar bekçisinin ağzından anlattırıyor yazarımız.

 

İşte böyle... Birbirinden güzel altı hikayeden oluşan bir kitap Bu ne biçim cumartesi... Yazımızın başında, emekli öğretmenin çorabından çıkan ve camdan sekerek yere düşen bir TAŞ'tan bahsetmiştik ya. İşte bu taş aslında yere değil, medya patronlarının (gerçeğin peşinde), üniversite rektörlerinin (hasibenin rüyası), ve şehirli magandaların (bu ne biçim cumartesi) kafasına düşmüştür.

Onların kafasına taş düşedursun Gökten de bize üç elma düşsün...

 

Kitabın SepyaKitap tan çıktığını hatırlarak yazımızı bitirelim...

 

---

dipnot:

* ee, ne olmuş yani?

**hiç bir noktaya parmak basmayan, anlamsız.

 

etiketler: suat köçer, bu ne biçim cumartesi, sepya kitap yayın

Anahtar Kelimeler: Kitap, bu ne biçim cumartesi konusu, suat köçer kimdir

mustasim billah , 01/01/2009-09:25 Facebook'ta Paylas