İslâm dininin tarih içinde husule getirdiği büyük mirasın önemli tartışma konularından biri, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’ in dinin tebliğini başarıyla tamamlayıp bu dünyadan irtihalinden sonra, yine rivayet yoluyla ona isnad edilen birtakım haberlere dayanılarak zamanın sonlarına (Ahiru’z-zaman) doğru hem Hz. İsa’nın yeryüzüne ineceği (Nüzûl-ü İsa) hem Mehdi isim-sıfatına sahip kurtarıcı bir zatın zuhur veya huruc edeceği (Zuhur-u Mehdi / Huruc-u Mehdi) yolundaki inançtır. Bu iki olayın ne zaman vuku bulacağını matematiksel olarak tayin etme imkânına sahip değiliz; ancak gelecekte vuku bulacağı haber verilen iki olay, hakikatte aynı gaye ve davada birleşeceğinden aslında bir yönüyle tek bir meseleye işaret etmektedirler. Dolayısıyla, adına “Nüzûl” veya “Zuhur/Huruc” dense de hakikatte tek bir meseleyle karşı karşıya bulunuyoruz.

Diğer Dinlerde “Kurtarıcı” Beklentisi

Belki önce neredeyse bütün din ve kültür havzalarında müşahede edilen bu meselenin nereden çıktığına bakmakta fayda var. Konuyu dikkatli bir şekilde araştıranlar, kadim zamanlardan beri insanların mutlu bir gelecek ve bu geleceği tesis edecek bir kurtarıcı beklentisi içinde olduğunu söylemektedirler. Kanaatimce bunun şu sebepleri olması muhtemel görünmektedir:

a) Nübüvvet zincirinde belli bir görevle gönderilen her bir peygamber (Nebi veya Resul) kendisinden sonra gelecek olan peygamberi müjdelemiş; şimdi kendisinin yaptığı davetin esası olan hususları ve hükümleri teyit edip tekrarlayacağını söylemiştir. Bu genel bir kural ve Nebevi teamüldür; mesela Hz. İsa’nın Son Peygamber’i haber verip müjdelemesi gibi (Saf, 61/6). Bu, kültür içinde “kurtarıcı misyonuna (Halaskar)” dönmüştür. Her peygamberin öncelikle ezilenlerin seslerini dile getirmesi, onlara sahip çıkıp adaletin tesisi için mücadele etmesi, peygamberin bir kurtarıcı olarak algılanmasına yol açan önemli bir sebeptir.

b) Toplumların içine düştükleri ümitsizlik hali, maruz kaldıkları baskılar, yoksulluklar ve yoksunluklar onları bir kurtarıcı fikrine ve beklentisine sürüklemiş, gelecek bir kurtarıcının onları içinden çıkarıp kurtaracağı duygusu onlara yaşama ümidi ve gücü vermiştir.

Burada beklenen “kurtarıcı”nın normal bir peygamberden, yani Allah tarafından gönderilen bir beşerden daha çok özelliklere sahip olması dikkat çekicidir. Zorba güçlere karşı çaresizlik içinde kıvranan kitleler, onları ezenlerin sahip olduğu gücü aşan güce sahip, yani olağanüstü- beşerüstü güç ve kuvvetlerle donatılmış bir kurtarıcı profili geliştirmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında “kurtarıcı profili”nin “peygamber profili”nden bir miktar daha farklı olduğunu ve olağanüstü kabiliyetlerle donatıldığını söylemek mümkün.1

Zerdüşt, Budizm ve Hinduizmin kutsal metinlerinde hem “kurtarıcı” hem gelecek “haberci/peygamber profili” ne ilişkin unsurlar bulmak mümkün. Daha kadim veya hala yaşayan mitolojilerde de benzer motiflere rastlanabilmektedir. Mesela Desatir, 14’te, İran’da vuku bulacak derin bir ahlaki krizin arkasından Arabistan’dan bir nur doğacağı yazılmıştır. Buda, “Ulu denen Metteya ve bütün insanların önderi gelecek” demiştir. Kutsal Hindu metinlerinde yer alan “Kalki Autar”ın Hz. Peygamber’e bir gönderme olduğu iddia edilmiştir.

Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarında her iki hususu teyid edici bilgi ve haberler bulunmaktadır. Eski Ahit’te “kurtarıcı”, “Melik” (Mezmurlar, 149, 1-9), “Mesih” (Mezmurlar, 145, 1-17), “İnsanoğlu” (Mezmurlar, 2, 1-2), “Menahem” (İşaya, 66, 13-14) gibi tabirlerle ifade edilmiştir. Mesih’in geleceği gün “Rabbin günü”dür (Tesniye, 18:19). Tevrat’ta şu ifade yer almaktadır: “O, iki binici gördü. Biri eşek üzerinde diğeri deve üzerindeki biniciydi. O dikkatle dinledi” (İşaya, 7.) Eşek üzerindeki binici Hz. İsa (a.s.)’yı, deve üzerindeki binici Hz. Muhammed (s.a.s.)’i haber vermektedir.

Yani hem Yahudiler, bir kurtarıcı-Mesih beklentisi içinde olmuşlardır hem Hıristiyanlar, göklerin krallığını tesis etmek üzere Mesih’in bir daha geleceğine inanmışlardır. Yahudilerin tarihleri boyunca diasporada yaşamaları bu inancı derinleştirip kökleştiren önemli âmillerden biridir. İçinde yerleşip barınacakları bir yurt/toprak özlemi söz konusu inancın bir parçası olarak sürmüştür.

Hıristiyan inancında Mesih’in gelişi, olağanüstü bir hadisedir. Yuhanna’ya atfedilen Vahy kitabı’nda, Pavlus’un mektuplarında ve İncillerde dünyanın son dönemlerine ait açıklama ve kehanetler vardır, Mesih’in gelişi bunlar arasında yer alır: “O zaman İnsanoğlu’nun bulutlar içinde büyük güç ve ihtişamla geldiğini göreceklerdir.”

Zamanın sonunda Mesih’in gelişi, Deccal’ın çıkışı ve Armagedon denen yerde vuku bulacak savaş bu çerçevede geliştirilmiş bir kehanettir (Yuhanna, 16:16; 4: 25-7.) Matta (25: 31-35) ve Luka (21: 5-36) İncillerinde Mesih’in gelişinden bahsedilmektedir. Markos’ta konuyla ilgili sınırlı bilgiler vardır. Pavlus “Mesih’in gelişi an meselesidir” der (l. Selanikliler, 4: 15-17.) Fakat Mesih’in gelişi gecikince “gecikeceğini söyler” (l. Korintliler, 15: 51-52; Ayrıca bkz. Markos, 13-14; Matta, 16; Yuhanna, 21; Yuhanna Vahyi, 17:8 l. Selanikliler, l: 6-10 ve 4: 13-18; ll.Selanikliler, 2; l. Korintiler, 15: 24 vd. 51-54; Filipliler, 3: 21.)

Aşağıda bu inancın İslâmi versiyonu üzerinde duracağız. Ancak Hıristiyanlıktaki şekliyle mukayese etme babında şu dört noktanın altını çizmekte fayda var:

1) Hıristiyanlık ve İnciller Mesih merkezlidir, bu açıdan Mesih’in şahsiyeti ve misyonu kadar gelişi de önemlidir. Kur’ân ise Hz. Muhammed (s.a.s.) merkezli değil, Allah merkezlidir.

2) Hıristiyanlık’ta Mesih beklentisi İnciller’de yer alır. İslâm’da ise hem Hz. İsa’nın nüzûlü hem Mehdi’nin zuhuru hadislerde yer alır; Hıristiyanlıkta kesin inançtır, İslâmiyet’te ise haber-i ahad hükmündedir.

3) Hıristiyanlık’ta dünya krallığı kötüdür, eksik plandır. Göklerin krallığı gerçekleşmedikçe ilahi plan tamamlanmış olmaz. İslâmiyet’te “dünya ahiretin tarlası”dır, bir “imtihan alanıdır.” Başka bir ifadeyle yer ile gök arasında bir çatışma yoktur; dünya ile ahiret arasında bir devamlılık, öncelik-sonralık ilişkisi söz konusudur.

4) Hıristiyanlık’ta Tanrı’nın iradesini ve Göklerin Krallığı’nı Mesih temsil eder, İslâmiyet’te ise Allah’ın iradesi tek bir şahısta, devlette veya bir kurumda değil, ümmette tecelli eder. Bu açıdan Allah’ın iradesini ümmet temsil eder. Ümmetin örfü icmadır.

5) Hıristiyanlık’ta Mesih beklentisinin pek de kuvvetli olmayan ahiret inancı veya başka bir deyişle “ölüm korkusu” yla da ilişkisi vardır. (Bkz. 3: 21.) Esasında ne Eski ne Yeni Ahit’te Kur’ân’daki kadar kuvvetli bir ahiret inancı yoktur. Bu, Yahudi ve Hıristiyan insanın gündelik hayatının aşkın/müteal ve öte boyutuyla olan ilişkisini belirler. Belki de Tanrı’ya, dine ve kutsala olan modern aldırışsızlık, ebedi hayatın esasını teşkil eden ödül (cennet) ve ceza (cehennem) ile belli belirsiz irtibatın zayıflığı sonucu bu derecelere ulaşmış bulunmaktadır.

Modern dünya fiilen materyalist hayat biçimlerinin ağır ve derin etkisi altına girdikçe dünya hayatına, güce, başarıya, bedensel zevklere ve zenginliğe tapar hale geliyor, nefsinin istek ve tutkularının esiri olan insan ölmek istemiyor; Mesih’in gelişiyle ölümsüzlüğe ulaşabileceği beklentisi içinde yaşıyor. Son zamanlarda daha çok aktüel hale gelen Armagedon savaşı ve “Tanrı’nın kıyamete zorlanması” inancının bununla belli bir ilişkisinin olduğunu söylemek mümkündür.2

Pekiyi, bu meseleyi nasıl anlamak gerekir?

İslâm ve Mesih-Mehdi Beklentisi

İslâm’ın bilgi edinme usulü açısından bakıldığında Kur’ân ve Sünnet istinbat edilecek bilgi ve hükümlerin asli iki kaynağıdır. Hz. İsa hakkında Kur’ân-ı Kerim’de geniş sayılabilecek bilgiler (93 ayette) verilmektedir. Ancak mucizevi doğumu, annesi bakire ve temiz Meryem’in başından geçenler, kavmiyle olan ilişkisi ve ref ’iyle ilgili bilgiler olduğu halde, bu Ulu’l-azm peygamberin bir daha dünyaya geri geleceği, ref ’edildiği makamdan dünyaya nüzul edeceği yolunda açık bilgiler yoktur. Hz. İsa’nın nüzûlüne kail olanların işaret ettiği dört ayet müteşabih sayılabilecek cinstendirler: 1) “Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir.” (Al-i İmran, 3/46); 2) “Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyâmet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır. (Nisa, 4/159); 3) “Selâm üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün de.” (Meryem, 19/33); 4) “Şüphesiz o, kıyâmet-saati için bir ilimdir.” (Zuhruf, 43/61).

Mesih’in gelişiyle ilgili Kütüb-ü Sitte’de, Buhari ve Müslim’de açık hadisler vardır (Buhari, Enbiya 49; Müslim, Fiten 119).

Mehdi’nin zuhuru veya gelişiyle ilgili de herhangi bir ayet yoktur. “H-d-y” kökünden türemiş 316 kelimenin geçtiği hiçbir ayette bu anlamda “Mehdi”den bahsedilmez. Böyle olmakla beraber konuyla ilgili rivayet edilen 100 civarında hadis mevcuttur ki, bunlardan yaklaşık 40 tanesinin ‘sahih’ olduğu söylenmektedir. Bu hadisler de Buhari ve Müslim’de yer almamaktadır. (Avni İlhan, Mehdilik, İst., 1993.) İbn Haldun, Mehdi inancını tarihsel ve toplumsal durumlara bağlamış, bu arada bu inanca mesnet teşkil eden haberlerin bir kritiğini yapmıştır. (İbn Haldun, Mukaddime, ll, 179 vd.)

Edille-i Şer’iyye bakımından bu konuda bir “icma”dan söz edilemez. Belli başlı kelam âlimleri ve kelam mezhep otoriteleri –mesela Eş’arî ve Maturidî- bu konuyu eserlerine alıp mütalaasını yapmamışlardır. Ebu Hanife el-Fıkhu’l- Ekber adlı risalesine bu konuyu almamıştır. “Kıyas”a konu olacak bir mesele olmadığı zaten açıktır.

Mehdilik meselesi temel inanç esasları arasında olmayıp, fer’î bir meseledir. Nihayetinde referansını teşkil eden hadislerin her biri birer “haber-i ahad” olduğundan inanıp inanma kişinin vicdani kanaatine ve ferdi temayülüne kalmış görünmektedir. Başka bir deyişle, Hz. İsa’nın nüzûlüne ve Mehdi’nin zuhuruna inanmayan bir Müslüman dinden çıkmış olmaz, bu konuda inancında herhangi bir bozukluk iddiası olduğu öne sürülmez.

Sünni telakkiye göre Mehdi’nin olağanüstü özellikleri yoktur, beşer üstü bir varlık değildir, kurtarıcı bir devlet başkanı formasyonuna sahip bir kişilik profili çizmektedir. Daha ilginç olanı kendi kendisinin farkında olmayabilir, yani Mehdi olduğunu dahi bilmeyebilir.

Sünni literatür Mehdi’nin “zuhuru”ndan çok “geliş”ine vurgu yapmaktadır. Bunun sebebi belki de Şiiler’de bedeniyle kaybolan Mehdi’nin yine aynı bedenle döneceğine ilişkin inançla arasına belli bir fark koyma düşüncesidir. Şu halde bedeniyle değil de, “manevi kişiliği”yle Mehdi’nin gelişine “zuhur” denecek olsa, bu, Sünni telakki açısından kabul edilebilir bir ifade olur. Bu esneklik, Bediüzzaman Sadi Nursi, Fethullah Gülen Hocaefendi ve başka bilginlerin, muşahhas gelişini inkar etmemek veya imkansız görmemekle beraber, Mehdi’yi gerçek bir kişilik olmaktan çok, bir “Şahs-ı manevi” olarak görmelerini sağlamıştır.

Sünni dünya açısından hüküm böyle olmakla beraber, Mehdilik inancı Şiiler açısından Usuluddine taalluk eden bir konudur ve her ne suretle olursa olsun Mehdi’nin zuhuruna inanmak gerekir.3 Mehdi bellidir, 12. İmam, yani 5 yaşında iken kayıplara (gaybubet) karışan Muhammed el Askeri’dir; tekrar dirilip dünyaya gelecek veya ‘zuhur’ edecektir. Şia, Mehdi’nin zuhurunu temellendirmek için “Ric’at” görüşünü geliştirmiştir.4 Bazı rivayetler zuhur zamanını h. 200- 204 olarak göstermiş, ancak bu tarihlerde zuhur etmeyince buna bin sene eklenmiştir. El-Kindî cifr hesabıyla Mehdi’nin h. 698’de zuhur edeceğini iddia etmiştir.

“Mehdi” kelime anlamıyla doğru yola girmiş, hidayete ermiş kimse demektir. İsm-i mef ’ul bir kelime olup mastarı doğru yolu bulmak, yol göstermek anlamlarına gelir. Fakat kelimenin iştikakı bizi yanıltmamalı; Mehdi sadece nazari olarak doğru yolu gösterecek bir zat değil, bunun yanında fiili olarak dünyanın düzenini kökten değiştirecek ve hak ve adalet üzere yeniden tesis edecektir. Dünya haksızlık ve zulümlerle dolduğunda, zayıfların acımasızca güçlüler tarafından ezildiğinde yeryüzünü adaletle doldurmak üzere gelecek olan bir kurtarıcıdır: “Dünyanın sona ermesine bir gün kalsa bile, Allah zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracak Ehl-i Beyt’ten birini gönderecektir” (Müsned, 2/117-118.)

Mehdi’nin Peygamber soyundan, yani Ehl-i Beyt’ten tertemiz, pak bir zat olması üzerine ittifak edilmiş bir husustur: “Mehdi bizden, Ehl-i Beyt’tendir. Allah onu bir gecede zafere erdirecektir. Mehdi Fatıma evladındandır.” (İbn Mace, Fiten 34.)

Bu kısa bilgileri böylece verdikten sonra, Mesih’in nüzûlü ile Mehdi’nin zuhuru arasındaki ilişkilerin mahiyetine bakabiliriz. Rivayetler ve nakledilen haberlerden açıkça anlaşılıyor ki, her ikisinin yeryüzünde görünmesi eşzamanlı olacaktır, birbirleriyle karşılaşacak, hatta ortaklaşa hareket edeceklerdir. el-Berzenci’nin kaydına göre küçük bir bilginler grubu “İsa’dan başka Mehdi yoktur” demişlerse de, bu genel kabul görmemiştir.

Mesih veya İsa (a.s), Din’in tebliğiyle kemale erdiği Son Peygamber’den önce gelen bir peygamber idi, Hıristiyanların iddia ettiği gibi herhangi bir ilahlık vasfı yoktur; bir daha yeryüzüne gelişi yine beşeri bir varlık olarak tahakkuk edecektir. Bazı rivayetlere göre yeryüzünde 40 gün kalacaktır. Haberlerin çizdiği genel çerçeve içinden bakıldığında, Hz. İsa bir daha dünyaya gelecek olursa - ki bunun nüzûl şeklinde olacağı belirtilmektedir- yine “bir peygamber” olarak mı geleceği, kendine has bir üslupla mı tebliğ yapacağı önemli bir konudur. Konuyla ilgili hadislerden, nüzûlü durumunda Hz. İsa’nın, görevinin Hz. Muhammed (s.a.s.)’in tebliğ ettiği dinin, yani İslâmiyet’in hükümlerini ve mesajını teyit ve takviye etmekle sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile Hz. İsa, yeni bir vahiy getirmeyecek, yeni bir Şeriat vaz’ etmeyecek, hatta İnciller’de kendisine yapılan atıflarda işaret edildiği üzere kendisinden önceki Şeriat’ı “itmam etmeye geldim” bile demeyecektir. Çünkü zaten muharref olmayan bir Kitap ve hükümleri apaçık olan Münzel bir Şeriat vardır ki, bu Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şeriatıdır.

Haberlere bakıldığında Hz. İsa, İslâm’ın muhkem esaslarını teyit edecek, Mehdi’ye tabi olacak ve bu arada “Haç’ı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve malı bolca dağıtacaktır. Mal o kadar bol olacak veya dağıtılacaktır ki, onu kabul edecek kimse kalmayacaktır” (Buhari, Enbiya 49, Müslim İman, 242; Ebu Davud, Melâhi 14; Tirmizi, Fiten 54; İbn Mace, Fiten 33).

Bu, hakikatte İslâmiyet’in hakimiyetinin tesisi demektir. Haç, teslis; Haç’ın kırılması, teslisin tasfiye edilip tevhid’e inkılâbı; domuz asli şeriatın hükümlerinden inhiraf; domuzun öldürülmesi, haram yeme ve haram yiyiciliğin engellenip yürürlükten kaldırılması; cizye, Müslümanların hakimiyeti altında gayr-ı Müslimlerin zillet vergisi; cizyenin kaldırılması, Hıristiyanların Müslüman olması ve artık cizye veren zimmiler olmaktan çıkması demektir. Malın bollaşması ve herkese ulaşması, yeryüzünde gelir adaletsizliğinin sona ermesi, yoksulluğun kökünün kazınması ve herkesin insanca yaşayabileceği maddi imkanlara kavuşması anlamına gelir.

Bütün bunlar İslâm’ın, hakimiyet ve zaferini ilan etmesiyle mümkün olacaktır. Öyle ki Müslümanların emiri, İsa bin Meryem’e “Buyurun bize namaz kıldırın” diye teklifte bulunacak, Hz. İsa “Hayır siz birbirinizin emirisiniz. Bu, Yüce Allah’ın İslâm ümmetine ikramıdır” deyip kendisi onun arkasında namaza duracak, başka bir ifadeyle Hz. İsa, Mehdi’ye tabi olacaktır.

İslâm kelamı ve Hıristiyan teolojisi açından bakıldığında, hadislerde haber verilen İsa’nın nüzûlünün Hıristiyanların beklediği Mesih’in gelişinden hayli farklı olduğu anlaşılmaktadır. Zira, müesses Hıristiyan inancına göre İsa, Tanrı’nın oğlu, Tanrı’nın kendisinde bedenlendiği kutsal varlık ve zaten vahyin kendisidir. Onun gelişi göklerin krallığının tesisini sağlayacaktır.

Mesih ve Mehdi Beklentisinin “Yeni Okuma Biçimi”

Gerek Hz. İsa’nın nüzûlünü gerekse Mehdi’nin zuhurunu İslâm nokta-i nazarından kabul etmeyenler ve bu konuda özel çalışma yapanlar vardır (Bkz. Avni İlhan, Mehdilik). Bu meselenin başka boyutudur. İbn Haldun da konuyla ilgili hadisleri ele alıp kritiğini yapmış ve söz konusu inancın tarihsel/toplumsal durumlarla olan ilişkisini açıklamaya çalışmıştır.

Fazlurrahman “İslâm” adlı kitabında “Mesih ve Mehdi inancının ahlaki zaaflara yol açtığını, beşerin itici gücünü körelttiğini” söyler. Bunun ne kadar doğru olduğunu test etmek kolay değildir. Teorik olarak, Mesih-Mehdi beklentisi kitleleri ne zaman tahakkuk edeceği belli olmayan ola14 ğanüstü bir vak’aya bağlar ve bu pasif bir bekleyişe sebebiyet verir gibi görünür.

Fakat bu, bir ütopya bile olsa, her ütopya aynı zamanda mevcut olana karşı geliştirilmiş bir muhalefettir, bir gelecek tasarımıdır. O halde, bu beklentinin dini bakımdan sıhhat derecesinden hareketle bütünüyle etkisini ortadan kaldırmak mümkün değilse, işaret ettiği fonksiyonların ve misyonun aktif yorumu ve tefsiri sayesinde kitleler ataletten kurtarılıp harekete geçirilemez mi? Bu, önemli bir sorudur ve geçen yüzyılda Bediüzzaman Said Nursi bu sorunun cevabını aramıştır.

Üstad, Mehdi’nin görevini şöyle anlatır: İmanı kurtarmak, hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvanıyla şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve ahkâm-ı Kur’âniyenin ve şeriat- ı Muhammediyenin (a.s.m.) inkılâbât-ı zamaniye ile bir derece değişikliğe uğramış kanunlarını tadil ve tashih etmek ...” (Şualar, 14. Şua.)

Üstad, fen ve felsefenin saldırıları ve maddeci (materyalist) hastalıkların insanlara nüfuz etmesiyle imanın tehlikeye girdiğini; bu çerçevedeki felsefe akımlarına ve materyalizme cevap verilmesi gerektiğini söyler. Bunu da Mehdi’nin görevlerinden ilki olarak sayar. İkinci görev dinin şiarlarını diriltmek, yeni ve asli bir bilinç kazandırmak. Üçüncüsü de ahkamın işlerlik kazanmasına paralel olarak Müslümanların birliğini tesis etmek. (Daha geniş ilgi için bkz. Emirdağ Lahikası, 259; Şualar, 456) Onun nazarında “Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak”tır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) En önemlisi veya başlangıç noktası imanın kurtarılmasını hedef alan inanç ve tefekkür hamlesidir; ikincisi sayısal bir güç ve maddi kuvveti gerektirir; sonuncusu ise bunlara bağlı olarak bir süreç işidir.

Gerek Üstad Said Nursi gerek Fethullah Gülen Hocaefendi, Mesih veya Mehdi’nin bedensel olarak gelişlerini imkansız görmemektedirler. Allah murad ederse, öte dünyanın en ücra köşesinden alıp dünyaya getirir. Fakat genel kanaatleri bu her iki zatın gelişlerinin fiziki ve fizyolojik olmaktan çok, bir fonksiyon ve görev çerçevesinde tahakkuk edeceği yönündedir. Başka bir ifadeyle Mesih de Mehdi de birer şahs-ı manevi hükmündedirler.

Bu durumda “Hz. Mesih’in nüzûlü, Mesihiyyet şeklinde değil Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır, denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslümanın, Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip, her zaman bu “menhelü’l- azbi’l-mevrûd”un (tatlı su kaynağı) başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp başkalarını da yararlandırmasıdır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı mânevî konusu olarak değerlendirmektir.”

Hz. İsa’nın nüzûlü, kendi başına hareket etmesi anlamına gelmiyor, aksine Mehdi’ye tabi olmasına sebep oluyor. Fethullah Gülen Hocaefendi, bunun “Hıristiyanlığın İslâm’a tabi olması” şeklinde anlaşılabileceğini söylüyor: “Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir.” (Prizma, IV, 194.) Hocaefendi’ye göre Mehdi beklentisi, iman ehlinde manevi kuvveti takviye eder, yeni kümelenmelere vesile teşkil eder. İsrailoğullarını tarih boyunca bir arada ve belli bir dinamizm içinde tutan bu beklenti değil midir? Böyle olmakla beraber, “Hz. Mesih’in ne zaman gökten ineceğini beklemek bizim işimiz değildir” demektedir.

Şimdi Fazlurrahman’ın sorusuna gelmiş bulunuyoruz: Hocaefendi, Mesih ve Mehdi’nin birer şahs-ı manevi olabileceklerini, bunların da bir cemaatte temsil edilmelerinin mümkün olduğunu belirttikten sonra şuna vurgu yapmaktadır: “Hz. Mesih ister şahıs ister şahs-ı manevi olarak algılansın, onun yeryüzüne inmesi öncesinde, bize düşen vazifeler vardır. Bu cümleden olarak, ortamın onun temsil ettiği ruh ve manaya hazır hale getirilmesi; Mehdiyet, mesihiyet soluyan insanların yetiştirilmesi, dünya-ukba dengelerinin yeniden yerlerine oturtulması sayılabilir. Bunun gerçekleşmesi için de İslâm’ın tebliğ ve temsilinin çok iyi yapılması gerektiği kanaatindeyim.”

Bu, aslında 19. yüzyıldan beri başlayan bütün ihya, tecdid ve ıslahat hareketlerinin gelip dayandığı noktadır. Bunun Mesih ve Mehdi beklentisiyle ilişkilendirilmesi, belli bir dinamizm, iman ve hareket kabiliyetinin ortaya çıkmasını sağlama amacında olan bir tefsir, bir tevil, zamana uygun bir “okuma biçimi”dir. Yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

---
DİPNOTLAR

1. Cengiz Batuk, Tarihin Sonunu Beklemek –Ortadoğu Dinlerinde Eskatoloji Mitosları- İst., 2003; Said Eyüp, Deccal Komplosu –Üç Büyük Dinin Kaynaklarına Göre Deccal’ın Üç Bin Yıllık Tarihi- Çev. Fatih. M. Albayrak, İst., 2000; Ali Coşkun, Mehdilik Fenomeni, İst., 2004.

2. Bkz. Grace Hallsell, Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, Çev. M. Acar - H. Özmen, Ankara, 2002.

3. Abdulbaki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik, İst, 1979, s. 528.

4. El-Kummi ‘Şeyh Saduk’, Risaletu’l-İ’tikadati’l-İmamiyy, çev. E. R. Fığlalı, Ankara, 1978, s. 66; Muhammed Rıza’l-Muzaffer, Şia İnançları, çev. A. Gölpınarlı, İst., 1978, s. 63.)

---

kaynak: Ali Bulaç, Yeni Ümit Dergisi 75.Sayı

Anahtar Kelimeler: İslam Araştırmaları, Ali Bulaç Hayatı ve Eserleri, Ali Bulaç Kimdir, Ali Bulaç Yazıları, Mehdi Kimdir, Mehdi Ne Zaman Gelecek, Mehdi ve Deccal, Mehdinin Gelişi, Mehdinin Hayatı, Mehdinin Mücadelesi, Mehdinin Özellikleri, Mesih Mehdi Deccal, Mesihin İnişi

mutevaggil , 29/11/2009-20:30 Facebook'ta Paylas