O zamanlar internet yoktu... Daha o zamanlar bilgisayarın varlığından haberimiz yoktu. Kışın geldiğini havadaki karbonmonoksitin yoğunluğundan anlardık. Doğalgaz da yoktu o zamanlar, soba vardı ve odun kömürü yakardık. Tütüp bizi canımızdan bezdirmezse, demir döküm sobamız, ısıtırdı bizleri şefkatle.

90'lı yıllar farklıydı işte ve biz o farklılığı yaşamanın ayrıcalığın farkında olmadan yaşıyorduk. Ve belki de bilmiyorduk kıymetini o çocuk aklımızla. Doksanlı yıllardan gruplar halinde bazı sahneleri hatırlayacağız şimdi ve sizde bizdenseniz kendinizden birşeyler bulacak, değerini o zamanlar bilmediğimiz nice şeyleri yitirdiğinizi anlayacaksınız…

 

1.TELEVİZYON:

Şuan ki bilgisayarın yerini tutardı televizyonlar. Dünya ile bağlantımızı sağlardı sihirli kutu. Gerçi daha çok çizgi film seyrederdik tek kanallı dönemden çok kanallı döneme geçildiği yıllarda. İlk hatırladığımız amerikan ırak savaşıydı. Thundercats ve Ninja kaplumbağaları seyreder kendimizi oradakilerden biriyle özdeşleştirirdik. Hayali nancakular ile ellerimizi oynatırdık sokaklarda. Michalengeloyum ben! Sen Donatello ol. Tolga Abi ve Hugo karşılardı bizi sonra. Taş devrinde Fred Çakmaktaş ne kadar kabaysa betty ve wilma o kadar hanım hanımcıktı. Yıh yıh diye gülerdi Barney ve biz de ona gülerdik. Yıh yıh yıh...

Susam sokağıyla saymayı öğreniyorduk o zamanlar, toplamayı, çıkarmayı ve saati anlamayı. Kırpık neden hiç çıkmıyor sepetinden acaba diye düşünürken Edi ile Büdü çıkagelirdi hayalhanemize. Songoku, Alaaddin ve Carmen Sandiego üçü bir arada, ard arda çıkar, bizleri ekrana kitlerdi. Bunların müzikleri, körpe beyinlerimize kazınacak ve hiç unutmayacaktık:

Caaaarmen sandieego, sandiegooo
wheree is carmen sandieegoo

He-man daha ciddi bir çizgi filmdi bizler için ve iskeletor midemizi bulandırdı bir süre. Kötü adamla belki de onla tanıştık ilk. Erol Taşla Tanışmazdan evvel. Tom ve jerry’de Tom’a, Road Runner’da ise Coyate’ye acırdık. Onlarda Kötüydü ama saf bir kötülüktü onların ki. Biliyorduk biz bunu çocuk kalbimizle.

songoku
haşarı ve cahil kahramanımız songoku

Hayat çizgi filmden ibaret değildi elbet ve diziler o zamanlar da işgal ediyordu programları. Süper Baba’nın saatinde o an her ne yapıyorsak bırakır, koşardık ekrana: bana bir masal anlat baba.içimde tüm oyunlarım…

Bizimkiler Pazar günü konuk olurdu bize ve Kapıcı Cafer’in bitmezdi hiç çilesi. Sabri Bey’e uyuz olurduk iskeletordan tiksindiğimiz kadar. Kanal 6, Tele on ve interstar kanalları vardı o zamanlar. Ana dizisindeki “çat çat çat kel behzat” repliği dilimize pelesenk oluyordu bir süre. Sürahi hanım taklidi yapmaya çalışırdık bitince ince ince yasemince. Olacak o kadarla büyüyorduk ki o zaman muhalefet güldürü programı olduğunu bilmeksizin gülüyorduk dokundurmalarına.

Filmlerde bir başkaydı o zamanlar. Rambo bizi kendine hayran bırakıyordu. Ne büyük bir Amerikalıydı o öyle. Helikopter bile kullanıyor, omzuna yerleştirdiği bazukayla düşman karargâhını tek başına altüst ediyordu. Ve başına kırmızı bir bant bağlardı çok kızarsa. O zaman dünyayı kurtaracağını anlardık biz. Battal Gazi ve Malkoçoğlu da halis muhlis Türk rambolarıydı bizler için. Hem onların bazukaları da yoktu. Kılıçları vardı ve kocaman yürekleri. Battal Gazi’nin oğlu benim… Hayır Benim. Vay be cesarete bak. Ben olsam söylememdi.

Parlaiment Sinema Gecesi sayesinde tanıştık ilk gerçekçi filmlerle ve esaretin bedelini hediye etmişti bizlere. Kuş bir ceketin cebinde beslenebiliyordu demek ki ve mahkûmlar da insandı. Sık Sık Batman Filmleri görürdük aynı kuşakta. Penguen girerdi rüyalarımıza.


parlaiment cinema
parlaiment cinema club logosu, star tv.

Çarkıfeleği Tarık Tarcan sunuyordu. Pazar 93 (94,95,96...) ile şenleniyordu evler. Barış Manço 7’den 77’ye ile akranlarımızı yarıştırırken içten içe bizde isterdik yarışmayı. Yonca Evcimik hepinizi abone yapmıştı kendine. Aboneyim Abone, biletlerim cebimde… Ve belki de bir şansızlıktı bizler için Televole…Sıcağı Sıcağındaki bıyıklı ağabey hunharca anlatıyordu cinayetleri. Korkuyor ama izlemeden de edemiyorduk. Geleceğe Dönüşteki Martin olmak istiyorduk büyüyünce. Zamanda yolculuk fikri ilk o zaman çakmıştı kafamıza…


back to future

geleceğe dönüş doktor emid brown ve martin


2.SİYASET:

Amerika Irak savaşının çetin günleriydi o zaman ve televizyonda, akrepler (helikopter cinsi) Türkiye’ye saldıracak diye korkutuyordu haberleri sunan amca bizleri. Bosna’daki vahşet ürkütüyor, yollarda serili kopmuş kolları ve bacakları dehşetle izliyorduk. Üstünde UN yazılı kamyonların ne işe yaradığını henüz bilmiyorduk ama anlamıştık artık evet, savaş berbat bir şeydi, masum insanları öldürüyordu. Filistin’deki zulüm ise o kadar yer bulmuyordu ekranlarda, her nedense! Yahudiler arzı mevduda, koltuğuna iyice yerleşen siyasetçi gibi yerleşiyor, dünyanın gıkı çıkmıyordu olanlara.

Mesut yılmaz ağır ağır konuşuyor, Tansu Çiller bizlere ev ve araba vereceğini söylüyordu ve bir cumhurbaşkanı ölüyordu gözümüzün önünde. Şeriatın ne kadar korkunç, ne kadar zalim ve gerici bir şey olduğu ezberletilmişti bizlere haber bültenlerinde. Artık Fethullah Hoca Efendi bir öcüydü bizler için. şeriatçıydı ve ülkemizi yıkmak istiyordu onun gibiler. babamız, dedemiz namaz kılıyordu ama haberlere güvenip şeriattan korkuyorlardı onlar da.


3.YEMEK:

Yumiyum (yumuşak bir şeker), vals (halley gibi çikolata), balık kraker ve pizza kraker başlıca besin kaynağımızdı bizim. Harf şekilli krakeri ise yemeğe kıyamaz adımızı yazardık onlarla. Sonra dayanamaz ve atardık ağzımıza birer ikişer.


yumiyum
bir numaları gıda maddesi yumiyum şekerleme


Dondurmaya paramız yetmezse meybuz ile geçinirdik kıt kanaat. Bakkal Osman Amca’dan aldığımız Leblebi tozunu pipet ile içimize çekiyorduk zevkle, damağımıza yapıştırır bekletirdik ağzımızda. Patlayan şekerler de aynı taktikle yenir damağımızda patı patı patlamasını gözlerimizi kısarak hissederdik. Kış geldiğinde kestane eksik olmazdı kömür sobasının üstünde. Çizmesi zahmetli olurdu ama sıcak sıcak atıyorduk ağızlarımıza. Ah keşke biraz daha olsa…


4.OYUN-EĞLENCE:

Bir Memur gibi sabah çıkar akşam ezanında dönerdik sokaktan. Mahalle Maçları Kavramının son temsilcisiydik belki de. Bizden biraz büyüklerle oynuyorsak kaleye geçirilirdik. Kaleye geçen genelde zübizeratta olurdu. Oyundaki nerede oynarsa oynasın Baggio olmalıydı. Bebeto sevinciyle sevinirdik gol atınca. Futbol topu bulamazdık o zamanlar ve eğer üç, dört, beş katlı plastik topumuz varsa şanslı hissederdik kendimizi.


zubizeratta

sokak kalecilerinin isim babası zubizeretta

Dokuz aylık'ta bacak arası yememek için kapatıyorduk bacaklarımız ve anne çıkmamak için oyunda suya sabuna dokunmuyorduk pek. En azından Erkek kardeş çıkıp karizmayı kurtarıyorduk aklımızca. Esem Sporların yırtılacağı aklımıza gelmiyordu hiç vururken plastik toplara.

Saklambaç, ebe tura bir iki üç, dokuztaş, istop oynardık sonra. Önümüze gelene bir tekme… Akşam Ezanı mesainin bittiğini gösterirdi artık. Evlerimize dağılırken bile akşam ebesiyle ebelerdik birbirimizi. Elektrik boruları ve kâğıttan fişekler silahlarımızdı bizim. Tabanca bilmezdik o zamanlar.

Mal varlığımız da vardı elbet ve gözümüz gibi bakılırdı onlara. Gazoz kapaklarımız zenginliğimizdi bizim. 1’lik, 5’lik, 10’luk, 100’lük değerlerde gazoz kapaklarıyla kuyu oynardık. Sonra statü atlıyor ve miskete geçiyorduk. Kendimize gaflik seçiyorduk en güzel misketi. Tasolar, kapital dünyayı temsil ediyordu belki ama biz işin o kısmıyla ilgilenmiyorduk henüz. Üst üste diziyor ve en çok tasoyu çevirmeye çalışıyorduk heyecanla. Futbolcu Kâğıtlarımız vardı, bir poşet dolusu ve bol geldiğinde “kapış” yapıyorduk gönül rahatlığıyla…  "Dıdı dıdı dın dın Ay-Gaz" Anonsları yapılırken sokakta, Bisikletleri sürüyorduk yokuş aşağı. Bisiklete pabuç almak gerekiyordu bir süre sonra.


tasolar

kapital dünyanın gazoz kapakları, tasolar

 

Atarı salonuna kaçarıyorduk bazen. Çok alışık olmadığımızdan Korkuyla giriyorduk içeri. Birisi bizi döver mi, jetonu elimizden alırlar mı korkusuyla oynuyorduk Street Fighter’ı ve hiç bitmesin istiyorduk.

Uslu bir çocuk olduğumuzdan mıdır ev atarisi (micro genius) istememiştik babamızdan. Konu Komşunun evine gittiğimizde tanışmıştık Süper Mario ile. El atarisi geçiyordu elimize sonra. Araba yarıştırıyor. Kurdun yumurtaları düşürmemesi için bir sağa bir sola basıyorduk. Tetrisin başında dakikalarca çubuk gelmesini bekliyorduk.


aduket
kalabalık ateri salonlarının trend hareketi adu ket.


Yine bir komşuda ya da akrabada Bilgisayar görüyorduk ilk defa. Doom 2 oynarken zaman su gibi akıp geçiyordu. Keşke biraz daha kalabilsek komşuda.


5.EĞİTİM-SOSYAL:

Yaz geldiğinde Kuran Kursu’na gidiyorduk yeşil Yusuf Tavaslı'nın cüzüyle. Tahıyattı ezberlemesi ne zordu ilkin. Cuma günler dua okumazdık. Hoca namaz kılmasını ve 32 farzı öğretirdi bizlere. Elem-Tera’dan ileriye geçenlere gıpta edilirdi çok. Çok şey alıyorduk oradan, farkında olmasak ve Eli kızılcık sopalı hocamızı pek sevmesek bile.

Kupon Kesiyorduk gazetelerden Büyük Larousse Ansiklopedisi için. Dama, tombala oyunları veriyordu gazeteler. Birer iş adamıydık biz o zamanlar. Sokaklarda demir toplar, demirciye satardık kilosu 4 bin liradan…

Hasılı kelam, farklıydı doksanlı yıllarda çocuk olmak. Ah, Doksanlı yıllar... ve Çocukluğum...

Anahtar Kelimeler: Sohbet - Roportaj, doksanlarda çocuk olmak, doksanlı yıllarda çocuk olmak

mustasim billah , 02/01/2009-11:59 Facebook'ta Paylas