Davut Aydüz Hocanın Yemiümit dergisinin seksen yedinci sayısı için yazdığı bir makaleden alıntı bir bölümüdür: İslâm’da savaşa, yalnızca belir­li şartlarda izin verilmiştir. Gayrimüslimlerle savaşı, ancak devlet başkanı, belli sebep ve hedeflere binaen ilân edebilir. Yoksa herhangi bir Müslüman veya bir grup, İslâm adına istediği zaman savaş ilân edemez, kendi kendine karar verip, terör ve intihar saldırısı düzenleyemez. Şimdi bu sebep ve hedefleri birkaç madde hâlinde sıralayalım.

a. Müdafaa/Savunma Savaşı (Meşrû Müdafaa)

İslâm, bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşrû kılar, hattâ bazı durumlarda onu emreder. Konuyla ilgili olarak şu âyetler son derece açıktır:

“Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme maruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir.” (Hac, 22/39) “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

Ayrıca şu âyet-i kerîmeler, savunma savaşının meşrû­iyetine, hattâ mecburiyetine işaret etmektedir:

“...O hâlde kim size saldırırsa siz de aynısıyla karşılık verin. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah bu müttakîlerle beraberdir.” (Bakara, 2/194)

b. Zulmü Durdurmak veya Haksızlığa Uğrayan Müslümanlara Yardım Savaşı

İslâm tarihindeki uygulamalara göre meşrû savaşların bir başka şekli de bir gayrimüslim devletin teb’ası olup zulme uğrayan ve hakları çiğnenen azınlık hâlindeki Müslümanların (mustaz’afların) yardım isteğine karşı girişilen savaştır. Fakat bu gayrimüslim devletle, kendisinden yardım istenilen İslâm devleti arasında bir saldırmazlık anlaşması mevcutsa, o takdirde Enfâl Sûresi’nin 72. âyetiyle düzenlenen hükme göre savaş ilişkisi söz konusu olamaz: “İman edip Allah yolunda hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım eden Ensar var ya, işte bunlar birbirlerinin velileridir (malda da birbirlerinin vârisidirler). İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret etmedikçe, sizin için mirasta onlara hiçbir velayet yoktur. Bununla beraber eğer din hususunda sizden yardım isterlerse sizinle aralarında sözleşme bulunan bir topluluk aleyhine olmamak şartıyla, onlara yardım etmeniz gerekir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.” Mevlâna Celâleddin Rumî, “Savaş, zalimlerin elindeki kılıcı almak için farz kılınmıştır.” der.

c. İrşad Hürriyeti

İslâm’da savaş ve cihad, İslâm dinini neşretme hürriyeti engellenirse, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için yapılır. İslâm dinini neşretmek için savaş yapılmaz! Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engellenirse onun için savaş yapılır. Dünyanın dört bir yanında herkese İslâm mesajını ulaştırmaya mâni olunursa, işte o zaman bu engeller ortadan kaldırılmaya çalışılır. Çünkü engelleyenlerin böyle bir davranışları, insanların hür iradeleriyle Cennet’e gitmelerine mânidir. Yani cihad bir bakıma Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmaktır.

d. Yapılmış Bir Barış Anlaşmasının Düşman Tarafından Bozulması Sonucu Başlayan Savaş

“Eğer anlaşmadan sonra yeminlerini bozarlar, bir de dininize hücum ederlerse, artık kâfir güruhunun o öncüleri ile savaşın! Çünkü onların gerçekte artık yeminleri ve ahitleri kalmamıştır. Umulur ki, hiç değilse bu durumda, inkâr ve tecavüzlerinden vazgeçerler. Ahitlerini ve yeminlerini bozup Peygamber’i vatanından sürmeye teşebbüs eden bir toplulukla savaşmayacak mısınız ki, aslında savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuşlardı. Ne o, yoksa onlardan korkuyor musunuz? Ama eğer mümin iseniz, asıl Allah’tan çekinmeniz gerekir.” (Tevbe, 9/12-13) âyetinden de anlaşılacağı üzere, barış anlaşmasını bozan düşmanı tedip maksadıyla savaş açılabilir ve açılmalıdır da. Hicretten sonra Kureyş’le başlayan savaş dönemi, 6. yıldaki Hudeybiye Anlaşması’yla sona ermişken, Kureyşlilerin ihlâliyle bu anlaşma da bozulmuştu. Resûl-i Ekrem (sas) bunun üzerine onları tedip gayesiyle Mekke’yi fethetmişti.

İslâm’da Savaşın Sebebi, Müslüman Olmayanların Dine Dâhil Edilmesi Değildir

İslâm hukukçularının çoğunluğuna (cumhura) göre, savaşın illeti (sebebi, gerekçesi) düşmanın İslâm’a ve Müslümanların ülkesine karşı saldırıda bulunulmasıdır.9 Savaşın belirgin gerekçesi şudur: “Size savaş açanlarla Allah yolunda siz de savaşın, ancak (sakın) aşırı gitmeyin.” (Bakara, 2/190) Başka bir ifadeyle savaşın illeti, Müslüman olmayanların dine dâhil edilmesi değildir. Çünkü zaten Kur’ân bunu yasaklamıştır: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) Eğer öyle olsaydı, kadın-erkek, yaşlı-çocuk, din adamı-sivil ayrımı gözetilmeden gayrimüslim olan herkesin öldürülmesi gerekirdi ki, İslâm Tarihi’nde böyle bir hâdise olmamıştır. Müslümanlar istemediği hâlde düşmanla savaş durumu ortaya çıkmış olsa bile, kesin olarak kadınları, çocukları, yaşlıları, özürlüleri, din adamlarını ve hattâ savaşta aktif görev almayan sivil erkekleri öldürmemişler, katliam ve soykırım yapmamışlardır.

*İslamda Savaş ve Barış, Davud Aydüz- Yeni Ümit Sayı 87

Anahtar Kelimeler: İslam Araştırmaları, İslamda Barış, İslamda Meşru Müdafa, İslamda Nefsi Müdafa, İslamda Savaş ve Barış, İslamda Savaşmanın Nedenleri, İslami Cihad Nedir, İslamın Savaşmaya Bakışı, Kuranda Savaş Ayetleri

mutevaggil , 17/01/2010-20:37 Facebook'ta Paylas