-Mansur Abi'ye

Akşam olmak üzereydi. Sokaklarda hiç kimse yoktu. Çünkü Ramazan ayıydı. Yani caddede, sokakta iftar zamanı sessizliği vardı. Ilık bir akşamüstü. Güneş guruba kayıyor. Sessizlik.

Yirmi yedi yaşlarında bir adam. Elleri cebinde ve düşünceli, caddeyi kat ediyor. Düşünüyor. “Koca kafa”. Çocukluğundan beri kurtulamadığı bu lakap azap veriyor kendisine. İlköğretimden şu an çalıştığı ofise kadar. Bütün çevresi koca kafa ile etiketlemişti onu. Koca kafa aşağı koca kafa yukarı. “Bıktım artık”. Üzülüyor.

                                 ***

Aslında kafası o kadar büyük değildi. Ya da en azından bedenine göre normal bir büyüklükteydi ama başının üst ön tarafı fazlaca ilerideydi. Yani alnı balıksırtı gibi öndeydi. Bu da kafasını olduğundan büyük gösteriyordu insanlara. Hatta geçenlerde ofiste bir çocuk “abi üzülme” demişti. “Senin kafan büyük değil. Sadece simetrisi bozuk.” Düşündü: “Koca kafa ya da simetrisi bozuk.” Fırsat verilirse hangisini seçerdi kendisine? “Simetrisi bozuk. Bu ne ya?” diye düşündü, “sütü bozuk der gibi.” Koca kafa daha iyiydi. En azından buna alışkındı. Üstelik yeni bir lakaba hazır değildi henüz.

 
İlköğretimdeki arkadaşlarından aldığı bu lakap hayatı boyunca kendisini bırakmayacak diye üzüntüsü karamsarlığa döndü. Belki üniversite okusaydı orada bile koca kafa diyeceklerdi kendisine. Yetmiş yaşına gelip de huzurevi köşelerine atılırsa, oradaki bunaklar da böyle seslenecekler miydi acaba? Bir arkadaşı vardı lisede. Murat. Kendisine koca kafa demeyen tek kişiydi o. En iyi arkadaşı değildi ama en sevdiğiydi. Çünkü kendisine koca kafa diye değil, adıyla hitap ediyordu: “Mansur nasılsın?” “İyiyim Murat, sağ ol”. Hep merak ederdi Murat kendisine neden bir kez olsun koca kafa dememişti. Bir gün sordu. Çocuğun cevabını hatırlardı: “Başkasının kusurlarına takılan kendi kusurunu göremez.” Bunu sadece Murat mı biliyor dünyada? İnsanlar bunun farkında değil mi? Sahi Murat neredeydi acaba? Ne yapıyordu şimdi. Liseden sonra görmemişti onu.

 
Bu arada ona bir köpek yaklaştı. Oruç tutmuş insanlar gibi bu hayvancağız da artık baygın derecede yorulmuş, kendisine rızk arıyordu. Ama adama fazlaca yaklaşmak istemedi. “Köpekler bile iğreniyor benden. Yaklaşmıyorlar bile. Ya Fadime? O da kocasının koca kafasından iğreniyor muydu acaba? Tiksinse evlenmezdi.” Rahatladı. Ama severek evlenmedikleri aklına geldi sonra. “Görücü usulü. Kızcağıza seçenek bırakmamışlardı ki” diye düşündü. Belki istiyor musun bu adamı diye sorsalar. Kafası çok büyük. Geceleri korkarım, rüyama girer diye reddederdi. “Offf”. Başı ağrımaya döndü. Açlıktan ve üzüntüden. "Ulan biri bir daha bana koca kafa derse var ya!"

 

 Sokaklarda ölüm sessizliği. Evlerde ise sofraların başında aç insanlar güzel yemeklere şefkate muhtaç gözlerle bakıyor, kaşıklar ellerde hazır bekliyor. Hadi müezzin efendi. Ne bekliyorsun daha. Acıktık. Çoluk çocuk perişan. Hadi işte. Hah, eli kulağında, okuyacak şimdi. "Allahu ekber Allahu ekber…!"

 
Ezan bitti. Sokaklar yine sessiz. Evlerde, kaşık çatal sesleri. Mutlu gözler. İftar sevinci. Temenni ve dualar:

 
—Hadi bismillah.

—Allah kabul etsin.

—Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin

—Âmin. Âmin.

 
Mansur evine yürüyor. Birden “Koca kafaaaaaaa!” diye arkasından bir nida geliyor. Sonra tekrar: “Koca kafaaaaa!”

 
Sinirleniyor. "Ulan şimdi var ya"... Arkasını dönüyor. Bir adam. Kendi yaşlarında. Küfrün devamı gelmiyor. Sarılıyor, kucaklaşıyorlar Bu ne güzel sürpriz. Liseden arkadaşı Murat gülümsüyor. Mansur’un sevinçten gözleri yaşarıyor...

                                             Son

TAGS: koca kafa, hikaye,ramazan.

Anahtar Kelimeler: Hikaye

mustasim billah , 07/09/2008-08:28 Facebook'ta Paylas