“Hadi baraja gidelim,” dediklerinde aklıselimle düşünmeliydim. Hemen kabul edip yollanmamalı, arkadaşlarımı uyarmalıydım. Hadi ben iyi bir yüzücüydüm. Ama Orhan, Engin? Üstelik dingin bir deniz değildi bu gideceğimiz, baraj. Baraj demek bataklık demek...

 

Oysa ne güzel başlamıştı pikniğimiz. Haziranın sonları, sınavlar daha yeni bitmiş, önümüzde dinlenmek için yaz mevsimi. Geleceğimizden ümitli. Okuldan birkaç arkadaş…

 

-Hadi yarın pikniğe gidelim.

-İyi gidelim.

 

Hazırlıklarımızı yaptık. Annelerimize yaptırdığımız poğaçalar, börekler, yaprak sarmaları. Kolalar, meyveliler. Arkadaşlardan birisi babasının minibüsünü de ayarlamış ki değmeyin keyfimize.

 

İşte geldik.

 

Etraf çimen, ağaçlık, taze hava. Futbol topumuz da yanımızda. Daha ne olsun? Kendimizce oynaşıyor, eğleniyorduk. Kahvaltı faslından sonra çimde yapılan tek kale maç.

 

-Faul var gol olmaz, Hikmet aç kaleyi aç.

-Saymam bunu.

-Ağlamayın kız gibi. Al sana bir gol avans.

 

Top oynamaktan adamakıllı yorulunca her birimiz uzandık çimenlerin bir köşesine. Göğüslerimiz bir inip bir kalkıyor. Saçı az olan arkadaşlarımızın kafalarından ter buharı yükseliyor semaya. Biryandan maçın kritiği, tartışmaları pozisyonlar, hatalar, kritik kurtarışlar, maçın adamı. Kim kaç gol attı. Kim oynayamadı.

 

-Leş gibi olduk, leş.

-İyi ya hadi gidelim baraja. Bakın hemen şurada.

 

Belki işte bu yüzden hesapsızca kabullendim gitmeyi. Bu sıcakta ne güzel gelecekti suya girmek, terli gövdeme. Ama ah aptal kafa ah, deniz değil bu baraj! Hadi ben yüzme biliyorum ama ya arkadaşlar? Engin, Orhan?

 

Pişman olacağını bildiğin bir şeyi yapmadan önce iyi düşün derdi dedem. Oysa ben bir kerecik bile düşünmedim. Düşünseydim bunlar gelmezdi başımıza.

 

Ihlaya mıhlaya yerlerimizden doğrulup maç oynamak yerine sergimizin üstünde bir gölgelikte bizi izleyen arkadaşlarımıza seslendim, bir elim havada:

 

-Biz baraja gidiyoruz, geliyor musunuz? Ben, Orhan, Engin, Hikmet.

-Siz gidin biz sahip çıkarız buraya.

-İyi ya. Siz durun. Biz bir girip çıkacağız.

 

Ne de iyimsermişim hâlbuki. Bir girip çıkmak! Bir girdik, evet ama birimiz bir daha çıkamadı.

 

Birkaç dakikalık yolculuktan sonra baraj gölüne geldik sonunda. Hemen soyunup atladık içine. Bir iki debelenme, bir birimize su sıçratma. Ne güzel başlamıştı. Hep öyle gitseydi ya.

 

Birkaç dakika sonra iyice dalmıştık ki oyuna, Orhan’ın boğuk sesi geliyordu uzak köşelerden.

 

-Yardım edin!

 

Hikmet Engin ve Ben oynaşıyorken duyduk Orhan’ın çığlıklarını.

 

Deniz değil bu baraj. Baraj demek bataklık demek. Neden kabul ettim hemen. İşte korktuğum başıma geldi. O kısacık anda Hikmet’le Engin’in yüzüne baktım.

 

Dehşete kapılmışlardı. Tıpkı benim gibi. Ama benim onlardan bir farkım vardı. İyi yüzücüydüm ya da öyle sayıyordum kendimi. Onlar bana bakıyordu, “yapsan yapsan, sen yaparsın bunu” der gibiydiler. “Orhan’ı ancak sen kurtarırsın.” Fal taşı gibi açılmıştı ürkek gözlerimiz.

 

İşte o zaman aklım başına geldi. Mesajı aldım. Dayan Orhan, geliyorum.

 

Kısa sürede hızlı kulaç darbeleriyle Orhan’a yaklaştım. Yüzeyde kalamıyordu artık. Dibe daldım. Kıç tarafından tutup yukarı doğru ittim. Ama burası deniz değil baraj. Baraj demek bataklık demek.

 

-Gel Orhan bu tarafa, aferin, hadi gayret. Kurtuldun işte!

 

Diyordu Hikmet ya da Engin. Ayıramadım hangisinin sesi olduğunu. Sesleri boğuk duyuyordum artık. Çünkü suyun altındaydım, ayağım çamura saplanmıştı, yüzeye çıkamıyordum. Otuz kırk saniye boyunca ayağımı kurtarmaya çalışıyor bir yandan da düşünüyordum. Olanları. Ailemi, annemi, babamı… Orhan kurtulmuştur inşallah. Sahip olduğum ilk futbol topu geldi aklıma. Yedi yaşında olmalıydım. Sonra yaşça benden büyük bir serserinin ilk topumu patlatışı. Evimizin duvarında duran bir tablo aklıma gelen son şeydi.

 

Takatim kalmadı artık. Nefes borumu açtım barajın çırpınmamla bulanıklaşan sularına…

 

Neden kabul ettim ki hemen? Deniz değil bu, baraj…

 

10.04.2008

Anahtar Kelimeler: Hikaye

mustasim billah , 12/05/2008-13:56 Facebook'ta Paylas