-Dilenciyi azarlama (Duha suresi, ayet 10)-

“Gel otursana şuraya yavrum,” dedi kadın.  “Üşüteceksin şimdi.”

Allah galatı ve noksanıyla kabul etsin, ikindi namazını kılmış, geçtiğimiz beş yüz yılın canlı şahidi, müminlerin Rablerine iltica mekânı, büyük caminin avlusundan geçerek dış bahçe kapısından çıkıp hususi vasıtaların ve belediye otobüslerinin her saniye vızır vızır geçtiği caddeye nazır bir banka oturmuştum. Camiyle akran ulu çınar ağacının birkaç metre yakınındaydım.

Çınarın altındaki dilenci kadın oğluna böyle sesleniyordu.

Kadının çağırdığı dört beş yaşlarında görünen, kat kat giydirilmiş eski püskü elbiseleriyle oldukça gürbüz oğlan, annesinin bu sözü üzerine dudaklarını büzdü, omuzlarını kaldırdı.

“Bana ne, bana ne işte, bana ne,” dedi.  “Anne, hadi eve gidelim, çok üşüdüm.”

Çocuk gayet haklıydı. Yedi tepeli, kadim şehir İstanbul bugün çok soğuktu. İliklere işleyen ve önüne geleni dondurmaya oldukça hevesli, sinsi ayaz geçip gideceğe ve şehri kendi haline bırakacağa hiç benzemiyordu. Bu kararlı ve sert soğuk, caminin son cemaat bölümünden çıkıp bahçe kapısından geçen iki yaşlı adamın yakınlara bir yerlere kar yağdığı fikrinde mutabık kalmasına sebep oldu. Anlaşamadıkları konuysa karın henüz nerede olduğuydu. Yaşlı amcalardan birisi Edirne derken diğeri bastonunu yere vurarak,  Silivri’ye varmıştır diyordu, o inatçı ama yaşlılara özgü tatlı sert ısrarla.

Alelusul oturduğum banka iyice yerleştim. Çünkü burada bir süre kalmak istiyordum. Okyanusun ortasında peyda oluveren azametli bir anafor gibi nesneleri içine çeken soğuk umurumda değildi. Çünkü bir sebepten ötürü moralim bozuktu. Bilirsiniz, morali bozuk bir insan hiçbir şeyi umursamaz. Biraz sonra elimdeki kitabımı açtım, okumaya başladım. Bir yandan göz ucuyla annesi ve oğlunu gözlemliyordum. Çınar altındaki dilenci kadın oğluna yalvaran gözlerle bakıp tekrarladı:

“Gel yavrum, inat etme. Otur şuraya. Bak, daha para veren çıkmadı. Hiç değilse bir iki lira toplayalım.”

Bu söz üzerine boğazım düğümleniyor sanki. Çaktırmamaya çalışarak çınarın altında bağdaş kurmuş kadına bakıyorum:

Yılların verdiği elemle, alnı çizgi çizgi olmuş kederli esmer yüzü, dünya üzerinde sadece Anadolu insanına has kaşlarındaki o yorgun kıvrımları, bu hayat nelere tanık oldu diye bağıran hafif kambur bir duruşu, başına örttüğü Nuh Nebi’den kalma yazmasıyla heybetli bir kadın görüntüsünde. Merhamet edilesi halde ama zavallı ya da ezik değil asla.

“Kadın var arpayı aş eder, kadın var buğdayı keş eder.”

Derler ya bazı yörelerimizde. İşte böyle bir havası var bu dilenci kadının. Belli ki insanlara el avuç açmaktan başka çaresi yok. Belli ki aş yapacak arpası bile yok evinde. Belli ki imkânı olsa neler neler yapacak. Oğluna nasıl güzel yemekler pişirecek. Bunu oğlanın şu tavlı halinden bile anlayabiliyorum. Bu kadar imkânla bu bile kebir bir başarı anne için.

“Hadi yavrum, niye üzüyorsun beni. Gel otur yanıma, bak donacaksın soğuktan.”

Bu kez, üst üste elde avuçta ne varsa giydirilmiş çocuğa çeviriyorum sulanmaya başlayan gözlerimi. Oğlan gelmiyor. Minnacık ellerini ağzına yaklaştırıp hohluyor. Sanki büyümüş de küçülmüş. Minik ağzından çıkan buhar, kaybolup gidiyor soğuk havanın deli bağrında.

O sırada yoldan bir adam geçiyor: Kırklı yaşlarda modern giyimli bir beyefendi. Elinde bond tipi bir çanta, çılgın soğuğa rağmen önü iliklenmemiş fiyakalı uzun paltosu caka satıyor cümle âleme. Bu ciddi görünümünü bozan tek şey, sanki şapka kanunu devrinden kalmış bir fötr. Çınarın önüne varmıştı ki:

“Allah rızası için bir sadaka. Yardıma muhtacız, kimsemiz yok. Allah rızası için.” dedi dilenci.
Birçok dilenciden bunu duymuştum. Klasik dilenci cümlesidir “Allah rızası için bir sadaka”. Ama çoğu kez yapmacık bir ses tonuyla, bir rutini işler gibi, önemsemeden yine de aşırı bir duygusallıkla sırf duygu sömürüsüne dönük ağızlarından çıkan bu cümlelerin ilk defa bu kadar samimi bir edayla söylendiğini işittim. Kesinlikle yapay ya da zorlama bir dua değil de tamamen içten kopuverip gelen bir temenniydi duyduklarım. Yani, genelde insanı hüzünlendiren, yanık sesli bir ses sanatçısının nihavend bir türküsü gibi acıklı değildi yalvarışı.  Kendisine bir iyiliği dokunan arkadaşına teşekkür eder gibi, “Allah razı olsun, sayende oldu,” der gibi. Sesini inceltmeden, acındırma kılıfına sokmadan,  adamın karşısında alçalmadan, bir dostuna dua ediyor edasıyla.

Adam, homurdanarak ama hiç duraksamadan geçiverdi dilenciyi. Oturduğum bankın yanından afra tafra geçerken, adamın “Şu hale bak, rezillik! Kim izin veriyor bunlara. Üçüncü milenyumdayız yahu,”

diye söylendiğini duydum. O uzaklaşıyor, kadın arkasından da aynı samimiyetle söylüyordu:

“Allah rızası için.”

Adam iyice uzaklaşınca kadın ondan ümidini kesip sustu. Bir an, şu adamın peşinden koşup önce fötr şapkasını kafasından alsam, muhtemelen ortası kel olan başına bir şaplak atsam diye geçirdim içinden. Üçüncü milenyum insanına yakışır bir davranış olurdu doğrusu. Zaten bu adam kendini üçüncü milenyum insanı sayıyorsa ben mağara adamı olmak isterim. Ben aklımdan bunları geçirirken kadın oğluna dönüp tekrar seslendi:

“Hadi gel yavrum, üzme anneyi. Üşüteceksin.”

Annelere özgü engin şefkat… Çocuğu yemeden kendisi yemeyen, çocuğu giymeden kendisi giymeyen, yemeyen yediren, giymeyen giydiren bir vicdan mekanizması… En ufak karşılık beklemeden çalışan bir gönül neferi. Ama gel gör ki çocuk inatçı, omuzlarını hızlı hızlı kaldırıp indiriyor. Soğuktan göveren dudakları büzülü. Ha ağladı ha ağlayacak. O, küçük çocuklara özgü, “İstediğimi yapın yoksa ağlarım” bakışları. Ailelerinin sosyoekonomik ve kültür seviyesi ne olursa olsun her çocukta -imkân elverdiğince- vardır bu davranış. Ama ne yazık ki bu, fakir aile çocuklarında bir içgüdüden öteye gidemez. Ben bu sahneyi gözlemleyip kendimce analiz ederken iki kişi daha yaklaşıyor karşıdan. El ele tutuşup yürüdüklerinden anlıyorum; iki sevgili olmalı bunlar.

“Allah rızası için bir sadaka,”

diyordu ki kadın, onlar da adımlarını iyice hızlandırıp çabucak geçtiler dilenciyi. Vicdanları sızlar da kendilerine “ücret” ödetmek zorunda bırakır diye hızlanmışlardı sanki. Hızlı gidince daha az yalvarma sesi duyacaklar ve böylece vicdanlarının esiri olmadan kaçabilecekler. Vebalı ya da cüzamlı görseler ancak bu kadar hızlanabilirlerdi. Son kez seslendi dilenci:

“Allah rızası için bir sadaka.”

Hayır, dinlemediler… Olay yerinden hızla uzaklaştılar. Şahit yazılmak istemediler. Bari yüzsüzlük yapıp hızlanmasaydınız. Soğukkanlılığınız korusaydınız, dilencinin önünden normal yürümenizle geçseydiniz. Bu nezaketi bile çok mu görüyorsunuz, yoksa bunu düşünemediniz mi? Empatiniz sadece bir birinize mi işliyor, diğer insanlara sökmüyor mu ha? Gerçi bunların daha sinir bozucuları da var: sabahın köründe el ele tutuşarak işe giden cinsleri yok mu bunların, beni çileden çıkarıyor. Kapitalizm altında aşk ve romantizm, otuz iki kısım tekmili birden. Düşüncelerim kadının çocuğunu bir kez daha çağırmasıyla yine bölündü.

Sesi titriyordu artık. Elleri de titriyordu. Ben de titriyordum. Âlemin de titrediğine emindim. İhtiyaç sahibi biri el açacak ve yardım eden çıkmayacak! “Gayretullah” diye fısıldadım ve ürperdim. Ve düşündüm: Dünya hâlâ nasıl ayakta kalabiliyor? Senden merhametlisi mi var Allah’ım? Merhametlilerin en merhametlisisin sen. Bir kez daha anladım. Sadrıma inşirah diliyorum Ya Rabbi.

Dilenciden korkup adımlarını hızlandıran çift iyice uzaklaşınca ve oğluna söz geçiremeyince kadın mutad sessizliğine büründü yeniden. Aslında sessiz hali bile çok şey anlatıyordu, bakmasını bilene.
Para veren çıkmıyordu dilenciye. Sadaka vermek bu kadar zor mu? Düşünüyorum: Hiç değilse cebindeki bozuklukları, bir ekmek parası değerindeki metali, dilencinin önüne bırakmak ne kadar zor olabilir? Az olduğu için vermeye değer bulmayanlar bir bilseler dilencinin on kuruşa dahi ihtiyacı olduğunu. Sokaktaki dilenciye para vermeyecek kadar kibirliler bir bilseler muhtaç sahibine cüzi bir yardımın vicdanlarını az da olsa nasıl rahatlatacağını.

Bilselerdi, bilseydiniz, bilseydik…

“Bir hurmanın yarısı da olsa sadaka veriniz.”
“Sadaka veriniz çünkü o sizi ateşten korur.”
“Sadaka, sahibini bela ve musibetten korur.”

Kime fısıldıyorum bunları? Ne yapmaya çalışıyorum? Haydi, koş şu iki sevgilinin peşinden. Ya da önceki adama yetiş de söyle ona bunları. Gitmiyor musun? O zaman sus. Çünkü istediğin kadar fısılda seni kimse duymayacak.

Göz ucuyla dilencinin yere serdiği poşete baktım. Elli kuruş muydu o? Evet, elli kuruş. Kim, ne zaman attı bilmiyorum. Arada sırada elimdeki kitabı okumaya çalıştığım için göremedim. Fakat kadının sesinde belirgin bir mutluluk hissediyordum:

“Gel yavrum, tamam eve gideceğiz, bir iki lira geçsin elimize.”

Vay be, elli kuruşa mutluluk! Ne mütevazi ve müktefi bir hayat. Elli kuruşun insanı nasıl mutlu edebildiğine şahit olmak ne acı…   Yine de kıskanmadım değil.

Bu arada kadın tüm takatiyle yalvarıyor ama çocuk gelmiyordu. Minik oğlan ellerini arkasında bağlamış, eski püskü ayakkabısının ucuyla yolu eşeler gibi yapıyordu. Dudaklar hâlâ büzülü. Gürbüz bir erkek çocuğu değil de narin bir kız çocuğu sanki. Omuzlar yukarıda. Bu sefer biraz suçluluk duygusu hissettiğini zannediyorum. Anne lafı dinlemediği için biraz pişman galiba. Hatta “Gelirsem, daha önce niye gelmedin diye kızarsın,” bakışları var çocukta. Ya da ben öyle umuyordum ki gerçekten de öyle değilmiş:

“Bana ne işte, bana ne, bana ne!”

Tam bu esnada nereden geldiğini anlamadığım aksakallı oldukça ihtiyar bir dede çıkardığı üç beş kuruşu kadının yere yaydığı poşete atarken, “Kusura bakma yavrum,” dedi. “Emekli hali işte.”

Sonunda merhamet sahibi bir âdem evladı çıkmış ve kadına sadaka vermişti.

“Allah razı olsun amca, Allah hayrını kabul etsin,” diye mukabelede bulundu dilenci kadın, yine tüm samimi haliyle, ağlamaklı ama gözlerinin içi gülüyor. Şu duayı bana yapsaydı keşke diyorum içimden. Neler vermezdim. Yaşlı amcayı kıskanıyorum adeta. İlk olmak, ne güzeldir ilklerden olmak. Ne özeldir. Ben de bu arada cebimdeki parayı hesaplamayı aklıma getirebildim. Kaç para vardı cebimde?

On beş ya da en fazla yirmi Lira.

Aksakallı, merhametli dede camiye girince kadın oğluna döndü tekrar. Bu sefer ellerini çocuğa doğru uzatmış, kucağını açmış, sessizce gelmesini bekliyordu. Bu esnada bahtsız yavrunun babası geldi aklıma. Babası olacak adam nerdedir acaba diye geçirdim içimden. Hapishane de mi mezar da mı?

Hayal gücümü kullanıp hangi seçeneğin diğerine göre daha müspet olduğunu muhasebe etmeye başladım. Hangisi olsundu? Mezar olmasın, hiç değilse hapisten dönme ihtimali var. Ama ya ailesine bakmıyorsa, ya kadını ve şu zavallı çocuğu dövüyorsa? İnşallah ölmüştür diye çevirdim kafamdaki düşünceyi. Üçüncü bir olasılık hesaplayamaz mıydı bu benim kuş beynim?  Gurbette para kazanmaya gitmiş olsaydı. Mesela Almanya’ya. O zaman bu gariplere para göndermesi gerekmez miydi? Belki de bir Alman kadınla evlendi de ailesini unuttu gitti. Kadın ve çocuğunun durumunu hayalimde dahi olsa daha kötüleştirip vicdan azabı çekmemek için kocası hakkındaki olasılıklardan bir çırpıda kurtuluverdim.
Dilenciyle oğlu arasındaki cidal kıyasıya devam ediyor. Oğlan, çocuk olma hakkını kullanarak masum bir inada bürünmüş durumda. Çocuk her yerde, her zaman, her durumda aynı. Adıyla müsemma, çocuk işte. Kadın çaresiz. Kadın yorgun. Kadın üzgün.  Kadın:

“Tamam, yavrum, eve gideceğiz, ama gel sana önce bir masal anlatayım. Masal bitince eve gideriz,” dedi.

Belli ki biraz daha zaman kazanmak istiyordu. Böylece bir iki kişiye daha avuç açabilecekti. Çocuğun gelmeyeceğini ve yine direteceğini zannediyordum ama inadı bıraktı. Geldi, annesinin kucağına yarı yatar vaziyette oturdu. Masal dinlemeyi seviyor galiba. Benim gibi diye düşündüm.

Oğlunun yanağına bir öpücük kondurdu kadın:

“Aferin oğluma, aferin benim güzel Mus’ab’ıma. Annesinin sözünü ne de güzel tutuyor.”

Mus’ab!

Mekke’nin en zengini, en güzel giyineni, en yakışıklısı iken hepsini elinin tersiyle itip peygamberimize tabi olan, maddi yokluk ve sefalet içinde Uhud Günü şehit olup doğru düzgün bir kefeni bile olmadan üzerine ağaç yaprağı örtülerek gömülen kutlu sahabe…

Kucağımdaki kitabımı okuyor gibi yapıyorum ama yan gözle olan bitene bakıyorum aslında. Kadın, kollarını kucağına kurulan çocuğun üzerine atıp onu bir güzel kavradı. Üşümesin diye rikkatle etten bir yorgan yaptı çocuğuna. Sonra gözlerini yukarı doğru dikti. Bir şeyler düşünüyordu sanki:

“Bir varmış, bir yokmuş,” diye başladı tereddütle kadın. Masala başlamıştı ve ben anlatacağı masalı şimdi uyduracağını anlamıştım. Düşünmesinin ve ezberden söylediği ilk cümleden sonraki çekimserliğinin nedeni buydu belki. Elimdeki kitabı kapattım. Bu sefer, kısılı gözlerim karşıdaki hınca hınç dolu kafeye takıldı. Sıcak bir ortam, iç ısıtan çaylar, kahveler. Koyu bir sohbet… Kulaklarım kadının anlatacağı masalda:

“Kaf Dağ’ının henüz evliyaya hatta enbiyaya bile ayan olmadığı bir dönemde, ondan çok daha uzaklarda bir ulu padişahın mamur bir ülkesi varmış. Padişahın mülkü olan bu ülke herkes için huzur ve saadet diyarıymış. Bir aile hariç hiç kimse mutsuz değilmiş. Yani bu mamur ülkede sadece bir ailenin saadeti eksikmiş. Bu mutsuz de aile Padişah ve karısıymış. Çünkü yıllar geçmesine rağmen onların tek bir çocukları dahi olmuyormuş. Yıllar yılı büyücü, kâhin, sihirbaz, simyacı, hacı, hoca… Her bir yola başvurmuş ulu padişah. Ama nafileymiş. Çocuk bir türlü gelmiyormuş.

Günler böylece geçip giderken, Allah’ın hikmeti işte, padişah hazretlerinin, üzüntüsünden yatağında uyuyamayıp sağına soluna döndüğü bir seher vakti, aklına bir de dua etmek gelmiş. Tüm samimiyetiyle Allah’a yalvarmış bir gece boyunca. O vakit, Allah’ın duaları makbul kıldığı ve melekleri semadan âleme her türlü iş için gönderdiği kutlu bir saate mi ne denk gelmiş, padişahın duası kabul olmuş. Karısı bir süre sonra hamile kalmış. En sonunda bir çocuğu olabilecekmiş padişah ve karısının. Ulu hükümdar bunu öğrenince sevincinden gözyaşları dökmüş ve kırk gün kırk gece ülkesinde şenlikler düzenletmiş.”

Gözü bir yandan kaldırımda olan kadın, bir adamın yaklaştığını gördü. Bir şey söylemedi, sadece kafasını kaldırıp avucunu açtı. Ama yazık ki bu adam da boş geçiverdi. Kadın, elini indirdi ve oğlunu sardı yeniden, devam etti:

“Gel zaman git zaman, çocuk doğmuş. Doğmuş doğmasına ama bu sefer de sevgili güzel karısı çocuğu doğururken ölüvermiş. Bir yandan veren Allah bir yandan almış. Padişah da en sevinçli gününde birden bire yine karalar bağlamak zorunda kalmış…”

Çocuğa bakıyordum. Bir yandan tombulca işaret parmağıyla burnunu karıştırıyor. Bir yandan da annesini ilgiyle dinliyor. Yatışmış gibi. Masal iyi geldi herhalde diye düşünüyor ve garip bir mutluluk duyuyorum bundan. Kadın aheste anlatıyor, cümlelerin sonlarını uzatarak. Nasıl bu kadar düzgün cümleler ve çeşitli kelimelerle anlatabildiğine şaşıyorum. Gerçekten bu bilge bir kadın… Hem ben hem çocuk büyülenmiş gibi dinliyoruz:

“Gel zaman git zaman, padişah karısının acısını unutmuş ve oğluyla birlikte güzel günler geçirmeye başlamış. Ama kader bu ya, olacağın önüne geçilmez: Çocuk, yedi yaşına girdiği gün hastalanıp yatağa düşmüş, padişah bütün hekimlerini seferber etmiş, oğlunu iyileştirene altınlar, gümüşler vaat etmiş ama vade işte, çok geçmeden çocuk ölmüş. Padişah o kadar üzülmüş, o kadar üzülmüş ki yemeden içmeden kesilmiş. Üstelik oğlunun öldüğüne bir türlü inanmıyormuş. Ona göre biricik oğlu ölmemiş de sadece kaybolmuş: ‘Ölmedi, bulun oğlumu’ diyormuş vezirlerine. Kâhinler, müneccimler çağırıp yıldızlara baktırarak, fal açtırarak oğlunun yerini soruyormuş onlara. Günler böyle geçerken tilki gibi kurnaz ve paraya düşkün bir büyücü kendi ağırlığınca altın karşılığı padişaha bir çınar tohumu vermiş ve şöyle demiş:

Padişahım bu sihirli tohumu toprağa gömün. Bu tohumun ağacı bir adam boyuna ulaşınca oğlun geri dönecektir inşallah.”

Gözlerimi yine çocuğa çeviriyorum. Burnunu karıştırmayı bırakmış. İri, kara gözleri caddenin arnavut kaldırımına odaklanmış, bakıyor. Hipnoz olmuş gibi. Masaldan etkilenmiş gözüküyor. Ben de merak ediyorum sonunu. Kadın öyle güzel anlatıyor ki:

“Padişah böylece çok ümitlenmiş. Çınar tohumunu hemen sarayının önüne kendi elleriyle dikmiş. Bahçede tohumu ektiği yerde sabırla beklemeye koyulmuş. Ama çınar ağacının büyümesi için onlarca yıl geçmesi gerektiğini bilmiyormuş. Tohumu diktiği yerde yıllarca oturup beklemiş.

Yalnız. Yapayalnız.

Kimseyle konuşmadan. Çok az yemiş, içmiş. Saçı sakalı birbirine karışmış.

Beklemiş… Beklemiş… Mevsimler geçmiş, yıllar geçmiş.

Ama ne gelen olmuş ne de giden.

O çınar tohumu da yıllarca büyümüş, büyümüş, en sonunda dalları semayı kaplayan ve bin bir çeşit kuşa yuvalık yapan ulu bir çınar olmuş.

Hem biliyor musun? Bu altında oturduğumuz bizim ağaç var ya, işte o ağaçmış. Yani senin oturduğun bu yer eskiden padişah hazretlerininmiş oğlum. Yaaa!”

Kadın sustu. Masal bitmişti. Çocuk ne diyecek diye bekliyorum. Masalı dikkatle dinleyen küçük dilencinin kocaman gözleri bu sefer yerdeki bir güvercine takıldı. Soğuktan siyah ve fosforlu tüylerini kabartarak korunmaya çalışan kuşun izlediği yolu kara gözleriyle takip ederken:

“Anne” dedi, “Padişahı bize çağıralım mı? Ben onunla oynarım, hiç sıkılmaz. Padişah benim babam olsun mu anne?”

Gülümsedim. Ne kadar masum. Ne kadar saf, ne kadar temiz. Bu arada çocuk, annesinin kucağından kalkmış, kaldırımda paytak paytak yürüyen güvercinin peşinden koşuyordu.

SON
İstanbul-Şubat 2008

 

Anahtar Kelimeler: Hikaye

mustasim billah , 09/09/2008-19:09 Facebook'ta Paylas