-Dalgın bakışlı o mahzun biletçiye-

Gözlerimi, bulduğu metruk köşelerde sabahlayan bir berduş gibi fütursuzca açtım âlemin kadim aydınlığına.

Neredeyim?

Hatırladım, belediye otobüsündeyim. Uyumuş kalmışım besbelli. Saatlerce yağmur yiyerek ağırlaşan bir odun parçası gibi uykudan kütük kesilen kafamı güç bela toparlayıp, dışarıya doğru bakıyorum aheste bir hareketle. Hadi be, durağı geçmişim. Hemen kalkıp düğmeye basıyorum.

-“İnecek var. Pardon, inecek var!”

-“Burada duramam,” diyor şoför. “Durağa gidince inersin.”

Durağımı geçmiş olmanın verdiği asabiyetle kendimi suçluyor, esef ediyorum bu müflis halime. Otobüs, durağa gidene kadar boş durmak yerine bir muhasebe yapma hevesine düşüyorum sonra. Şöyle, kaseti bir geri sarıp hatırlamaya çalışıyorum:

Göztepe’den on yedi numaraya binmiştim. Tek hatırladığım bu. Sonra?

Yorgunluktan uyumuş olmalıyım; tembel teneke ve bütünlemeler. İşte bir tanesi daha bitti, kaldı dört. Evet, hatırlıyorum, Elektromanyetik Alanlar dersinin sınavı: “Kartezyen koordinatlar… Maxwell Denklemleri… Laplasyan Dönüşümleri…”

Kâbus gibiler. Padişah fermanı uzunluğundaki formüller…

Ve sınav bitti.

Sonra, on yedi numara. Oturabilmiştim. Yorgun ve destan misali upuzun formüllerle dolu zavallı başımı cama yaslar yaslamaz uyumuş kalmışım hemen.

İşte şimdi uyandım.

Uyandım lakin inmem gereken durağı geçmişim, yazık. Hatırlama faslına bir nihayet verdikten sonra tekrar dışarı bakıyorum, kaç durak geçtiğimi anlayayım diye. Eğer bir iki duraksa geçilen, züğürt tesellisi olur bana belki. Binlerce iğne batırılmış gibi yanan gözlerimden yayılan bir çift yorgun bakışı otobüsün camından dışarı salıyorum pervasızca. İrdelemeyen, tetkik etmeyen, alabildiğine savsak bir bakış bu.

Gamsız bakışı… Miskin bakışı…

İyi de burası neresi? Anlayamıyorum. Daha önce böyle bir güzergâhtan geçtiğimi de zannetmiyorum. Zaten burası ne minibüs caddesine hiç benziyor ne de otobüsün geçmesi gereken mutad güzergâha.

Gerçi uyku sersemiyim henüz. Hele bir ineyim aşağı.

İşte otobüs sonunda durdu. Kapı açıldı. İndim. Ama burası durak değil ki? Tanımıyorum ben buraları.

Hey! Gitme dur, beni bekle!

Sesimi duyuramadım şoföre. Otobüs çoktan hareket etmişti bile. Yalnızım şimdi. Bir vaveyla kopuyor gönlümün izbe köşelerinde. Kalbim dövüyor göğüs kafesimi,  battal bir demirci tokmağı kuvvetiyle. Panik ve onun ezeli arkadaşları endişe ile korku sarıyor haydut gibi dört bir yanımı.

Kayboldum!?

Çocuk olma! Koskoca adamsın, ne kaybolması. Bereket versin, sağaltıcı ve sağduyulu benliğim baskın çıkıyor kötücül ve kıyamet tellalı benliğime. Bin bir cendereye maruz kalmış kadar elemli kalbim biraz olsun yatışıyor neden sonra. Etrafımı tetkik ediyorum:

Burası minibüs caddesine benzemediği gibi İstanbul’un o mutantan ambiyansına ve keşmekeşine de hiç benzemiyor. Sesleri, homurdanan devasa canavarlara benzeyen motor gürültüleri yok, ambulans çığlıkları, havalı kornalar, fısıltılar, bağırışlar, ayak sesleri, koşuşturmaca... Hususi vasıtalarında trafiğin durmasından yararlanıp dikiz aynasında makyaj tazeleyen bayan sürücüler, yerinden ha düştü ha düşecek tamponu neredeyse tükürükle tutturulmuş, baba yadigârı eski püskü otomobilinin açık camından dışarı tüküren şehirli magandalar, sürücülere su satmaya çalışan minikler… Trafik ışıkları, polisler, dilenciler, bir fincan kahvenin normal fiyatından çok daha fazlasına satıldığı o uluslar arası kafeler zinciri, trafiği kapalı caddelerden aşağı doğru akan insan seli…

Yok…

Şehre özgü o elzem kargaşa yok. Evler, dükkânlar? Hak getire.

Hiç biri yok.

Deruni, uhrevi bir havası var buranın sadece. O kadar.

Burası daha ziyade bir sahil nahiyesi gibi. Çünkü denizden geldiğini zannettiğim nem yüklü tatlı esintiyi hissedebiliyorum. Suyun ferahlığını taşıyor suratıma. Sonra kiraz ağaçları, şeftali kokusu… Yakıcı temmuz güneşinin asfalttan yüzüme vuran cehennem sıcağı... Kurumuş çalılıklardan yayılan çırçır sesleri…

Enikonu şehir dışına mı çıkmıştık acaba? Burası İstanbul değil, bundan eminim artık. Nereye geldim ben böyle? Allah’ım neresi burası? Niye indim ki burada?

Kendimi sorguya çekerken çırçır sesleri susmuyor bir an. Hafif esen rüzgârın kulaklarımı dolduran uğultusundan yüksekçe bir yerde bulunduğumu anlıyorum bu kez. Bir çekirge zıp zıp zıplıyor önümde. İşte bir kertenkele tıs tıs tıslayarak gövde gösterisi yapıyor. Donmuş gibi duruyor bir an, boynunu benden yana çeviriyor. Bana bir şey söylemek istiyor sanki. “Yaklaş, bak ne söyleyeceğim,” diyen bir arkadaşa yaptığım gibi dikkat kesiliyorum. Olduğum yerde hafif çömelip sol kulağımı sürüngene doğru uzatıyorum. Evet, nedir mesele? Efendim?

“Ziyandasın” diyor. “Gerçekten insan ziyandadır…”

Ahmak!

Kertenkele konuşur mu hiç! Belli ki yanlış işittin. Hezeyana başladın bitkinlikten. Aksi gibi, haylaz mahlûk istihza ediyor. Uzun dilini nanik yaparak uzata çeke karşıya geçiyor. Uğursuz ifrit gözden kayboluyor sonra. Otobüsün gittiği yöne bakıyorum bu sefer. Uçsuz bucaksız, yılan gibi kıvrılmış yolda tıngır mıngır ilerlemede. Sanki arkasından koşmam için yavaş gidiyor. İlk başta koşmam gerekirdi. Şimdi hiçbir işe yaramayacak. Zaten koşamam. Sıcak, çok sıcak...

Gayya kuyusuna mı düştüm?

Vakit geçiyor ve ben bekliyorum. Neyi? Kimi? Bilmiyorum. Başka bir vasıta da geçmiyor üstelik. Geçse ne olacak? Otostop mu? Utanırım. Adres sorarım ancak. Yok, bu böyle olmayacak. Bir şeyler yapmalı ama ne? Burada yüzyıl bekleyecek halim yok.

Böyle düşünüp dururken otobüste uyandığım vakitteki esrik halimden kurtuluyor ve ortama uyum sağlıyorum. Buranın habitatına mensup bir organizmayım şimdi. Yadırgamıyor, suyuna gidiyorum. Âdem evladının fıtratından gelen o zevalsiz merak ve keşfetme dürtüsünün semeresini görüyorum kısa sürede: İşte bir patika var şurada. Tepeden aşağı doğru kıvrılarak inen daracık bir yol bu. Kurumuş otların içine dalıyor yola revan oluyorum.

Gürültücü haşaratın nişanesi çırçır sesleri, ayağımı bastığım kuru otların çıt çıt seslerine karışıyor bu kez. Kurumuş otların sıcaklığı alev olmuş yüzümü yalıyor yalım yalım. İşte, yaramaz bir çekirge daha. İzin almaya gerek görmeden yolumu kesip geçiyor. Merasim alayını seyreden protokol gibi geçişini bekliyorum. Geçti gitti nihayet, ben yine yalnızım. Birden aklıma en sevdiğim ve sıklıkla tekrarladığım beyitlerden biri geliyor, mırıldanıyorum çıtırtılar arasında:

Şeb-i yeldayı muvakkitle müneccim ne bilir,
Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat.

Ah, Divan şiiri!

Her derde deva olan tılsımlı, efsunlu bâki birer iksir gibi her beyit. Fuzulî, Nefi, Nabi, Nedim, Baki, Aşkî, Ahmet Paşa… Ne zaman sıkılsam hemen sevdiğim, ahenktar bir divan beyiti mırıldanırım huşuyla. Ezberimdeki divan beyitlerini sıkıntı anlarımda bir teranenin nakaratını terennüm eder gibi tekrarlamak bir ritüeldir benim için. Hem mırıldanıyor hem patikadan aşağı iniyorum.

Ağzıma kelimelerini doldurduğum başka bir beyit yarım kalıyor burada gördüğüm şeylerden daha farklı bir sahne görünce:

Aşağıda evler var. Görüyorum. Ah, evet! İşte deniz. Yanılmamışım. Masmavi. Dingin. Kasabaya doğru patikadan aşağı inmeye devam ediyorum. Sarının tekdüze tonu bitiyor, yeşilin bin bir tonu başlıyor yamaçlarda. Burada meyvesinin bolluğundan dalları boyunlarını bükmüş ağaçlar var. Salkım salkım olmuş iri meyveler tutundukları dallara boyun eğdirmiş, neredeyse yerlere değecekler. İyi de nasıl bir meyve bu, daha önce görmedim. Türkuaz renginde. Tropikal bir meyve olsa gerek. Kivi, mango, avokado? Hayır değiller. Bir tane koparıp yesem? Vazgeçiyorum sonra. Başkasının malıdır diye mi yoksa zehirli olabileceklerini düşündüğümden mi? Bilmem. İkisi de belki. Tamam, daha çok ikincisi.

Yürüyorum, aman ya Rabbi, doğru mu görüyorum:

Bembeyaz atlar.

Süt kadar beyaz… Dolgun ve diri vücutlarında en ufak lekeleri yok. Ama boyları midilli kadar... Otluyorlar. Yaklaşıyorum. O da nesi! Bu atların gözlerinin az yukarısında tam ortada birer boynuzları var. İnanamıyorum! Bu hayvanlar sadece mitolojide var zannederdim ben. Ama işte karşımdalar. Hayretler içindeyim. Biraz da korku… Burası ne kadar değişik bir yer.

Neresi burası?

Tek boynuzları geride bıraktım. Yürümeye devam ediyorum. Ama aklım hâlâ orada... Böyle bir şey mümkün mü? Tek boynuzlular madem vardı, yaşıyordu da ben neden görmemiştim? En azından hayvanat bahçesinde ya da belgesellerde görmem gerekirdi. Halüsinasyon mu yoksa bunlar? Sıcak mı çarptı beni? Hiç de değil. Gözüme mi inanayım yoksa şahit olduğu şeye inanmak istemeyen yüreğime mi? Neden kapıldım ki sanki bu yersiz vehime. Gördün işte, yalan mı? Bir unicorn sürüsü…

Yamaçtan inerek kasabaya iyice yaklaşıyorum.

Sokaklarında sessizlik hâkim. Terk edilmiş bir kasabaya benziyor. Sokağa çıkma yasağını delmiş gibi hissediyorum kendimi. Tek katlı müstakil evler var burada. Gravürlerde gördüğüm İstanbul’un mahalle evleri gibi: Cumbalı, payandalı, ahşap konutlar. Önlerinde bağ ve bahçeler var; İrem bağları, Babil bahçeleri gibi. Kiraz, kayısı, şeftali ağaçlarının, daha az ışık alan serin gölgeleri… Ferah deniz kokusu… Denizden gelen latif bir esinti yüzümü okşuyor yine. Çırçırları da duyamıyorum artık. Şımarık çekirgeler de geride kaldı. Bir caddeye çıkıyorum, geniş bir caddede burası; Araf Caddesi yazıyor bir tabelada.

Araf Caddesi!..

Pek yabancı gelmiyor bana ama hadi hayırlısı.

Sokaklardan arada bir rüzgârın süpürdüğü çalı çırpıdan başka bir şey geçmiyor hâlâ. Bomboş. Kasabanın sahibi gibi hissediyorum bir an kendimi. Ama bu saçma düşünceden hemen sıyrılıyorum. İleride, meydanın tam ortasında bir havuz var. Yaklaşıyorum. Büyük bir kuyu genişliğinde ve yuvarlak. Örme taşlardan duvarı bel hizasında. İyice yaklaşıyorum. Kafamı eğip içine bakıyorum.

Hayret!

Su değil içindeki. Başka bir sıvı bu. Beyaz ile sarı arası… Nasıl demeli? Evet, krem rengi. Oldukça koyu kıvamlı görünüyor. Kokusu cezbediyor beni. Karşı koyamıyorum. Avucumu daldırıp ağzıma götürüyorum. Bu nasıl bir tat böyle Allah’ım. Süt ve bal karışımı kadar tatlı, soğuk şerbet kadar serinletici. Bir avuç daha alıyorum. Sonra bir avuç daha, kesmiyor. Epeyce içiyorum. Epey zaman harcıyorum kuyunun başında. Hemen yanında bir peyke keşfediyorum, davetkâr duruşuna karşı koyamıyor ve sırtüstü uzanıyorum üzerine. Tam da boyuma göre. Sanki asırlar geçmiş böyle bir yere uzanmayalı. O kadar rahat ki. Keşke hiç kalkmasam. Lakin uzun sürmeyecek diyor içimdeki nefes. Haklı çıkıyorum yine; işte bir ses. Bir sayha kopuyor gökyüzünde. Duymamla doğrulmam bir oluyor. Bir zurna sesi mi bu? Tiz perdeden üflenmiş bir ney namesi miydi yoksa? Hayır, ney değil; zurna. Kesildi. Sesin geldiği yönü bulmaya çalışıyorum. Ama kimsecikler yok. Kim üfledi bunu?
Nerede buranın insanları? Neden kimseler yok. Sanki doğum günümdeyim de herkes saklandığı yerden çıkıp “İyi ki doğdun” diye tempo tutacak. Birilerinin çıkıp bana sürpriz yapacağına şartlanıyorum. Sabırsızım artık. Her şeyden bihaber olma, beklenmedikle karşılaşma öncesi heyulası ürkütüyor beni.

İşte yine aynı ses; ikinci kez üfürülüyor.

Bu sefer daha uzun, daha kuvvetli ama kesildi yine.

Oh, Nihayet! Bazı insanlar görüyorum işte. Caddenin kestiği sokaklardan meydana geliyorlar. Bir, iki… Beş, on… Elli, yüz…

Yüzlerce insan varmış meğer. Dört bir yandan gelen bu insanlar bir noktada birleşip aynı yöne doğru aheste ilerliyorlar. Doğrulduğum peykeden olanları izliyorum. Hipnoz durumda sanki hepsi. Sonuncusu da geçti beni. Hala ne bekliyorum? İşte sana fırsat. Cevap arama vaktidir. Koşuyorum. Arkadakilere yetiştim. Burası neresi diyorum birine. Çıt yok. Diğerine koştum.

“Bey amca burası neresi?”

Bana bakmıyor bile.

“Sen söyle hanım teyze neredeyim ben? Teyze lütfen söyle, neresi burası?”

Bakıyor. Küçümseyici bir gülüş yayılıyor yüzüne. “Sanki nerede olduğunu bilmiyorsun,” der gibi bir ima var bu yüzde. Ama cevap yok. Bir başkasına yaklaşıyorum nefes nefese.

“Neresi burası kardeşim?”

Alelusul bir bakıştan sonra yoluna devam ediyor. Onlarca kişiyi deniyorum. Bir Allah kulundan cevap yok. Yoruldum. Sormayı bırakıyorum. Şimdi anlarız. Hele peşlerine takılayım biraz. Nereye gidiyor böyle bunlar?

Uzaklardan başka bir seda geliyor.  Patı patı patı…

Ağaçlarda tünemiş rengârenk güvercinler gürültüden ürküp masmavi semaya pervaz ediyor kanatlarını. Kafamı kaldırıyorum. Güneş karşılıyor gözlerimi. Kış aylarında hasisleşen yazlarıysa hiç olmadığı kadar cömert davranan kadim sarıdan gelen dimdik ışınlar ak yelekli ötkün oklar gibi batıyor gözlerime.  Bakma kör olursun der gibi. Elimi alnıma koyup siper ediyorum gözlerime. Bu bir helikopter:

Patı patı patı.

İyice yaklaşıyor. Bir şeyler atılıyor helikopterden. İçim cız ediyor. Bomba mı bunlar? Nerdeyim ben? Medeni ülkelerin özgürlük getirdiği bir Ortadoğu ülkesi mi burası? Nereye düştüm ben böyle Allah’ım? Hayır, süzülerek düşen bu nesneler bomba değil, birer kitap.

Tatlı bir rahatlama hissi yayılıyor bedenime hemen. Yukardan atılan kitaplardan her biri herkesin tam da eline düşüyor. Benim elime de düştü bir tanesi. Kapağı kapkara. İlginç, adım yazıyor üstünde. Hem yürüyor hem kitabı inceliyorum korkuyla.

Utanıyorum. Çünkü bu kitaptaki yazılanlar benim hayatım boyunca yaptığım şeyler. Birisi oturup beni gözlemlemiş ve her yaptığımın bir hesabını tutmuş. Bu inanılmaz. Ama bir dakika, tek bir iyi hareketim dahi yok mu? Hepsi mi olumsuz?

Yoo, var. İşte buldum: “Falanca gün ve saatte bir dilenciye sadaka verdi.”

Birazcık rahatladım şimdi, diye düşünürken cümlenin sonundaki yıldızı fark ediyorum. Dipnota yönlendiriyor beni. Kafamı eğip sayfanın en altındaki dipnotu okuyorum:

“Fotokopicinin aşırı deforme olduğu gerekçesiyle almadığı yırtık pırtık, çaput gibi beş liraydı bu. Dilenciden başka kabul eden çıkmayacaktı. Son çare dilenciye verip paradan kurtuldu.“

Adamakıllı utanıyorum. Ter boşanıyor artık her yerimden. Sıkıntı ve sıcak şirket olmuş beni boğmaya çalışıyor. Şaka gibi. Ama hiç komik değil. Pespaye hissediyorum kendimi. Üstelik daha çok korkuyorum.

Burası neresi? Nerdeyim?

Artık dayanamıyorum. Öğrenmeliyim.

Hadi söyleyin, neresi burası?

Şakanın da bir sonu olmalı. Zira kantarın topuzu kaçtı.

Size diyorum, korkuyorum, artık lütfen söyleyin.

“Nerdeyim ben?” diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

Neresi Burasııııı, nerdeyim beeeeen?

Cevap nidası gecikmiyor. Son raddesinde lahuti bir ses:

Burası Son durak diyor… Son durak… Son durak…

Ses yamacından indiğim tepede yankılanıyor:

Son durak… Son durak…

***

-“Son durak”.

Birisi dürtüyor beni ve “Son durak” diyor.

-“Kalk birader, burası son durak. Uyuyakalmışsın”.

Gözümü açıyorum. Otobüs şoförü. Babacan, gülümsüyor:

-“Hayırdır,” diyor  “Yorgunsun galiba.”

Tek gözüm açık, kafamla onaylıyorum. Uyku sersemiyim hâlâ.

İkinci gözümü de açıp etrafıma bakıyorum:

Denizden gelen tatlı bir esinti otobüsün açık kapısından girip yüzümü yalıyor. Sahil boyundaki kurumuş otlar ve çırçır sesleri… “Patı patı patı”… Bir helikopter, Yalova taraflarına doğru uzaklaşıyor… Kucağımda elektromanyetik dersinin siyah ciltli defteri var. Üstünde ismim yazıyor. Beyaz kalemle sağına soluna yazdığım beyitler selamlıyor beni. Su kesilmiş, terli gömleğim, yapışmış bedenime. Anlıyorum sonra. Evet, gerçekten de son durak…

Pendik sahildeki belediye otobüslerinin “Son Durağı” burası.

Son

İstanbul-Şubat 2008

 

Anahtar Kelimeler: Hikaye

mustasim billah , 11/09/2008-17:07 Facebook'ta Paylas