NOT: Show TV Televizyonunda yayınlanan Suskunlar Dizisi hakkında bilgi arıyorsanız, bu linke tıklayınız. Bir roman olan Suskunlar'ı arıyorsanız bu sayfada kalıp aşağıdaki yazıyı okuyabilirsiniz.

İhsan Oktay Anar’ın son romanı SUSKUNLAR, -arka kapakta yazdığı şekliyle- sessizliğin, sukutun romanıdır. Aslında roman kahramanları suskun, sessiz değiller, üstelik hemen hepsi çalgıcı ve/veya musikişinas insanlar. Ama kendilerine ait ufacık dünyalarında onları kimse duyamıyor. Tıpkı Mevlevihane’nin yanındaki Suskunlar Haziresi’nde yatan meyyitleri kimsenin duyamadığı gibi. Zaten kitap ismini bu hazireden alıyor. Suskun (hamuş) teriminin tasavvufi boyutuna değinmeye ayrıca değinmeye gerek yok zaten.

Efendim, romandan bahsetmeye başlarsak -ki konusunu anlatıp ya da özetini verip kitabı okuyacakları sükûtu hayale uğratmak istemiyorum- dil ve anlatıma değinelim biraz. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki hikâye tamamen mistik öğelerle dolu ve yan onaylarla çok güzel örülmüş. Mesela, kitabı okurken, hikâyede geçen “Falanca kişisi nerede kaldı? Arada kaynadı gitti galiba” diye düşünürken kahraman birden karşımıza çıkıveriyor, üstelik yapbozun eksik parçalarından birini de yanında getirmiş oluyor. Ya da “Filanca bunu neden yapsın ki, çok saçma” diye düşünürken birkaç sayfa sonra yanıtı buluyor ve bir “ha!” diyorsunuz.

Bununla birlikte romanın on yedinci yüzyıl İstanbul’unda geçiyor olması hem tarih severleri hem İstanbul severleri kendine çekiyor. İstanbul severler diyoruz çünkü Eflatun adlı kahramanın Sarayburnu yarım adası ve Galata’da yaptığı uzun yolculuk bizi de onun peşinden sürüklüyor. Tarih diyoruz çünkü Yazar’ın bu konudaki bilgisi takdire şayan gerçekten. Dersini iyi çalışmış bir tarih öğrencisi gibi. Hatta daha fazlası. Zira Anar, kitabında nerdeyse 17. yüzyıldaki enflasyon oranını verecek durumda ayrıntıya giriyor. Yazar, bu haliyle biraz, Evliya Çelebi’mizin Seyahatnamesi’nden yararlandığını düşündürüyor.

Anlatım tarzı gibi tasvirler de zaten müthiş. Sahneler Sanki gözümüzün önünde seyrediyor. O denli canlı. Bir bakıyorsunuz camide Hacı İskender’in verdiği ateşli vaazın ortasında yanınızdaki adam “Allahhhhh” diye bağırıp cezbeye geliyor. Ya da bir ehli dünya meclisinde önünüze birden bire bir köçek atlayıveriyor da onunla beraber ritim tutuyorsunuz mesela. Gâh gülmekten gâh üzülmekten gözleriniz yaşarıyor.

İmgesel öğelerle bol miktarda içli dışı olan Anar’ın alışkanlığı -ya da üslubu diyelim- olan “gönderme” tarzı bu romanında da yerini alıyor. Birçok olaya, kişiye gönderme yapılan bölümler mevcut. Şüphesiz ki bunları kültür seviyemizin elverdiğince anlayabiliriz. Mesela ben, en çok avam tarafından döverek öldürülürken Zahir’in “Ah Beybaba! Ah be babalık, niye çamura yattın?” sözüyle İsa Aleyhisselam’a yapılan göndermesini tuttum. Bilindiği gibi Hıristiyan inancına göre (güya) İsa çarmıhta “eli eli, lima şevaktani” (baba, baba beni neden terk ettin?) demiştir. Bu gibi birçok göndermeyi kültürümüzün elverdiği nispetinde bulup çıkarabiliriz. Ayrıca roman ironilerle dolu. Mesela Kalın Musa aşırı cimri biri olarak tanıtılıyor ama gönlünün zengin olduğu da söyleniyor. Bu nedense bana, namaz kılmayan ama kalbi temiz olan insanlarımızı hatırlattı. Buna da kısaca “dokundurma” diyebiliriz galiba

Öte yandan kitapta bazı mantık hataları ya da bilgi yanlışları yok değil. Mesela Kütübü Sitte’nin bir Tefsir Kitabı olarak verilmesi romana yakışmamış. Aynı şekilde Tirmizi’nin Tımızi ve Nesai’nin Nesahi olarak anılması da kusurlardan. Ama yazar kıvrak bir zekâyla kitaptaki bir Mevlevi şeyhinin ağzından “Kusur benim imzamdır” diyerek kapıları felaket tellallarına kapatıyor. Yapacak bir şey yok. Güzel bir çözüm.

Anlatım yönünden yazılacak daha çok şey var belki ama yazının da kısa tutulması iktiza ettiğinden kitabın diline gelelim. Dil bakımından, denilebilir ki kelime çeşitliliğinde son yıllarda bunun gibi bir kitap basılmamıştır. Argodan tutun felsefi dile kadar geniş bir yelpazesi var romanın. Şunu rahatlıkla diyebiliriz ki Osmanlıca ve günümüz Türkçesi iç içe en fazla bu kadar iyi entegre edilebilirdi. Dil hakkında daha başka yorumlara yer vermektense yansımalı bir alıntı yapmak yerinde olur:

"Hızır paşa'nın zurnazenleri zurnalarını zırıl zırıl zırıldatırlarken zırıltı zirveye varıp hitâm bulunca, ortamda sanki tâmât başlıyor, tâk tâk tâmmeleri ile köszenler tokmanlara vurup tumturâk ile kösleri tokur tokur tokurdatıyorlar, tokmaklarını sanki kâfirin beynine indirmek için tâ yukarı kaldırıp köslere acımasızca darp ederlerken, dudakları hınçla yukarı doğru büzülüyor; çevgâniler ise çın çın çıngırakları çınçılan misâli çıngır çıngır çıngırdata çıngırdata sallarlarken, davulzenler tokmaklarını güm güm indire indire davulları gümgüme ile gümbür gümbür gümbürdetiyorlardı; bu arada boruzenler de yanaklarını şişirip borularını ciğerlerinin bütün gücüyle üflemekteydiler. Bu takımın galeyana kapılan üyeleri, bazen de aşka gelerek, "yektir Allah!" diye haykırmaktaydı. Sanki kıyamet kopmuştu"

Ve dil bakımından biraz daha cüretkâr, hatta meydan okur bir tavırla ve hatta -en haset düşüncemizle- gösteriş için yazılmış bir paragraf:

'... bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsünkarlarının bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsüb eden vüsema gibi birer üfkuhe idiler. Ama füsüs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufünetin üfül olduğu, bu füyüz dolu, tabii bir vüs ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbinden nasıl hâsıl olur diye sanki fusül-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler adeta şems'in üfül ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vüfüd idiler.'

Yukarıdaki iki paragraftan görüldüğü gibi dilsel bir şölen var kitapta. Yazı biraz uzadığı için daha fazla yazmaya gerek görmüyorum. Üstelik biraz daha yazarsam yapacağım alıntılarla heyecanı da kaçırmak riski var. Zira mesela, Eflatun’un yolculuğunun nerede bittiğini yazsam okuyacaklara yazık olur. Şunu söylemem yeterli: Daha önce “Benim Adım Kırmızı” ya da “Babil’de ölüm İstanbul’da aşk” gibi romanları okuyup sevdiyseniz bunu daha çok seveceksiniz.

Son olarak, 17.yy.da biraz musiki eğitimi, biraz tasavvuf terbiyesi almak istiyorsanız buyurun okumaya diyorum. Ama “benim okuyacağım kitap 2050’yi anlatmalı”, “Öz Türkçe kelimelerle olmalı”, “pembe diziler, pop-star yarışmaları, gelin kaynana programları tadında olmalı” gibi düşünüyorsanız kitaba lütfen hiç yanaşmayınız.

ANAHTAR: suskunlar kitabı, suskunlar özet, ihsan oktay anar, amat özet, efrasiyabın hikayeleri özet, kitabul hiyel özet, puslu kıtalar atlası özet.

Anahtar Kelimeler: Kitap, İhsan Oktay Anar Eserleri, İhsan Oktay Anar Hayatı, İhsan Oktay Anar Kimdir, İletişim Yayınları Kitapları, Suskınlar Kitabı, Suskunlar Eleştiri, Suskunlar Özet, Suskunlar Roman Karakteri, Suskunlar Roman Özet, Suskunlar Romanı

mutevaggil , 25/04/2008-14:45 Facebook'ta Paylas