Tasavvuf geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz şu son iki çağda (Ah o yirminci asır yok mu!) en çok tartışılan kavramlardan biri durumunda. Fusus ki bir kavram hakkında ne kadar tartışma olursa o tanım o denli arapsaçı olur.

tasavvuf

Tasavvuf olmaz ya da tasavvufsuz olmaz diyen iki uç (üç değil uç, fundamental -köktenci- diyelim ya da) grup yıllardır bir birlerini yediler ve fakat doyamadılar.


Yukarıdaki son cümlemden bu iki gurubu ortak bir noktada buluşturacağım, onları ortak bir payda altında birleşmeye çağıracağım intibasını uyandırıyorum galiba. Evet, bir bakıma doğru, niyetim buna benzer bir şey.  Yıllardır küskün olan bu iki grubu barıştırabilir miyim? Bence zor ve bu, beyhude bir çaba. Yalnız hemen kendi tespitimi belirteyim:

Tasavvufa dinde yeri yoktur, emredilmemiştir vs.. gibi nedenlerle tamamen karşı çıkanlar bence dinde” yozlaşma”, “yobazlık” kavramlarını dillerine pelesenk etmiş ve açıkçası dinden diyanet haberi olmayanlar, ya da mantıklarıyla (hevaları  mı demeliydim yoksa!) ahkâm kesenlerdir (buyurun işte safımı belli ettim değil mi, bunu yapmamalıydım).


Şimdi, bu günlük tadında girişi bırakalım ve kendi çapımızda akademik üslubumuza geri dönüp tasavvufu irdeleyelim. Bunun için en doğru yol tasavvufun tarihi gelişimine bir bakmak, kuran ve hadislerde bu haraketin yerini ve konumunu aramak ve sonuçta “Hangi Tasavvuf?”  diye kendimize sormaktır. Tasavvufun bir amaç değil amaca ulaşmada bir araç olduğunu bilmek de olayın bonusudur.

---
Tasavvufun tanımı, İslam'da ruhi ve manevi boyutu öne çıkaran dinî hayat ve düşünce biçimine verilen ad [1] şeklindedir.  Buraya kadar her şey normal gözüküyor. O halde bizim, tasavvufun tanımından ziyade içeriğiyle ilgilenmemiz gerekir. Tasavvufun, -bu ismi olmaksızın- aslında bir zühd haraketi olarak başladığını biliyoruz. Yani kimse henüz tasavvufun ismini bilmiyordu. Ya da kimse kendine mutasavvıf, sufi gibi lakaplar yakıştırmıyordu. Bir “Tasavvuf hali” olsa bile ismi henüz icad edilmemişti. Çünkü henüz gereksinim duyulmuyordu. (Tasavvuf haline değil, ismine).


Tasavvufun bir zühd harekâtı olduğunu söyledik. Hz. Peygamber Döneminde Ebu Zerr Gıfari adlı sahabe bu tür bir zühd (dünyadan el etek çekme) haraketi ile yaşadığından çoğu âlim tarafından tasavvufun babası kabul edilir. Eğer Zühd (dünyadan el etek çekip kendini ibadete verme) sünnet dışı bir davranış olsaydı. İki cihan serveri, Ebu Zerr’e bu huyundan vazgeçmesini söylerdi. Hâlbuki kaynaklarda böyle bir şeye rastlayamıyoruz. Üstelik şu ünlü hadis Ebu Zerr’in bu zühd haraketine destek verici mahiyetteydi:


Allah Ebû Zerr'e rahmet etsin! O, yalnız gezer, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur. [2]


Bizim gibi yemek yiyen, Çarşı pazarda dolaşan [3] bir peygamberin başkası için söylediği bu sözden anlaşıldığı gibi zühd haraketi Kuran ve Sünnet’e ters bir statü değildir. Efendimiz de kendisine vahiy gelmezden evvel mağaraya çekilir, ibadet ve tefekkürle zamanını değerlendirirdi. Dahası, itikâf belli zaman dilimi (ramazanın son o günü) için rasulallahın ve selefin kuvvetli sünnetlerindendi.
Hal böyleyken, dünyadan el etek çekmek ve sadece ibadet ve zikirle meşgul olmak ehlisünnet inancı dâhilindedir diyebilmeliyiz. Burada hemen şu ayeti bir geçelim:

Allah, benim zikrimden gafil olana şeytan musallat olur buyuruyor [3].

Tasavvuf, zühd haraketi olarak doğduktan sonra zamanla gelişmeye başladı. Zaman ilerledikçe Zahitlik, bir tercih meselesiyken, sonraları neredeyse mecburi bir hal almaya başladı.

Hz. Osman dönemiyle başlayan fitne ve anarşi, Emevi ve Abbasi halifeliğindeki lüks düşkünlüğü, zevk ve sefa içinde yaşanan hayatlar, bazı insanları tepki koymak adına, ya da en azından bu rezilliği görmemek adına zahitliğe itiyordu. Öte yandan toplumdaki fitne, fesat, kargaşa halleri de insanları artık canından bezdiriyordu. Bu gibi durumlar da kişiyi sessiz bir kenara çekilip kafa dinlemeyi, dünyevi şeylerden uzaklaşıp başka şeylerle (zikir ve ibadet gibi) uğraşmayı, gerek tepki gerekse olanlara şahit olmama adına zorunluluk haline getiriyordu. Evet, zahitlik artık var olan sisteme için geliştirilmiş bir başkaldırıydı artık. tabir i caiz ise zühd adeta bireysel sivil toplum kuruluşu olmuştu.

İşte bu “mecburiyetten doğan zahitlik”, Zerr dönemindeki tam bireysel ve durağan konumundan kurtularak toplumsal ve dinamik bir yapıya sahip olmak adına gelişmeye ihtiyaç duydu. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi artık insanların çoğu yüzde yüz kendi gönüllerinden değil, dış şartlardan dolayı zahitliğe başvuruyor, bu da işin içine belki de, zahitlik anlarında ibadetten başka neler yapılabilir düşüncesini sokmuş oluyordu.  Bu erken düşünceler zahitliği sistemleştirmeye yarayacak fikirleri doğuracak ve tasavvufun felsefi yönünü (henüz mistik değil) çıkacaktı ortaya.

Böylece Zahitler çoğaldı. Onlar çekildikleri köşelerinde yaşadıkları ya da yaşadıklarını hissettikleri haller üzerinde düşünmeye başladılar. Bu yöneliş, doğal olarak onlara bu halleri isimlendirme zorunluluğu getirecekti. Çünkü sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren artık zahidler bu halleri birbirleriyle mütalaa eder olmuşlardı. Bir şeyden bahsetmek için ona bir isim vermek gerekir. Şayet Ebu Zerr –eğer olduysa- başından geçen bir takım manevi halleri izhar etme gereği duysaydı, o da bunlara birer isim vermek zorunda kalacaktı. Fakat o statik ve tam bireysel bir zühd dönemi geçirmekteydi.

Artık zahidler tecrübe ettikleri bu halleri ve durumları gruplar halinde tartışmaya, değerlendirmeye başlamışlardı. Bu da yeni bir kavramı çıkarıyordu ortaya: Okul! (bizim bildiğimiz manada medrese okulu gibi değil de ekol olarak düşünününüz).

Aslında okul, tarikatın bir önceki aşamasıydı ve tarikler kadar sufi geleneğe dayalı değildi. Bu okulların kurucuları görünüşte zahid liderlerdi ve daha çok akaid-kelam yönü ağır basmaktaydı. Ve tabi ki biraz da felsefi yönü. Yukarıda insanların biraz da mecburiyetten ya da tepki olsun diye zahitliğe yönelmiş olanların, düşünme, yaşadıkları hallere bir açıklama getirme ve durumların sistemleştirme ihtiyacı hissettiğinden bahsetmiştik. İşte okul kurucuları bu felsefi sistematiğin tohumlarını atarken akaid konularına da eğiliyor ve kelam denen ilim dalını genişletiyorlardı. İşte tam bu noktada ilk gerçek sufilerden sayılan Hasan-ı Basri Ve Vasıl bin Ata arasında geçen o ünlü olayı hatırlayalım:

İlk dönem sufilerden Hasan ı Basri yine böyle bir okul içinde öğretilerini öğrencilerine sunarken, Vasıl bin Ata’nın kendi doktrininden farklı bir öğretiyle ilgilendiğini duyması üzerine “i’tezele anna Vasıl” diyerek onu meclisinden çıkarmıştı. O da ileride mutezile adıyla anılacak kendi okulunu kurmuştu. [4]

Gerçek manada ilk sufi olarak Tanımladığımız Hasan Basri’yi belki de son “gerçek-saf” zahid olarak da tanımlamamız da gerekirdi. Gerçekten Hasan-ı Basri ve çağdaşları, Gerçek (durağan) Zahitlikle sistemli (dinamik) zahitlik (tasavvuf) arasında bir geçiş noktası sayılabilir.

Hasan Basri’den sonraki yıllarda (hicri 150 / miladi 800) Tasavvuf ikinci aşamasını da bitiriyor, felsefenin çok daha ağır basacağı kelamın başta parlayacağı fakat sonra bir nebze prim kaybedeceği üçüncü aşamasına giriyordu. Buraya kadarki zamanda tasavvufta tarikattan bahsetmenin bir anlamı yoktur. Bununla birlikte, Okul/ekol diyebileceğimiz daha çok itikadi ve biraz da felsefi olan ve tarikatlara fikir babası olacak meclisler bu dönemin en önemli sosyo-dini kurumlarıydı. Yine Bu dönemde Beyazid Bestami ve Cüneydi Bağdadi gibi büyük sufiler yetişmiş ve okullarda cemaatine bilgi ve deneyimlerini aktarmıştır.

Bütün bunlar olurken, bu dönemin en büyük özelliği olan “bazı bilgi ve deneyimlerin” herkesle paylaşılmaması gerekliliği kuralını bilerek ya da bilmeyerek çiğneyen bazı sufiler de tartışma konusu oluyor ve ehil olmayan fakat makam sahibi kişiler tarafından yanlış anlaşılabiliyorlardı. (Bayezid Bestami, Hallac-Mansur gibi).

Bu sıralarda, el Kindi (m.866) Arap dünyasıyla felsefeyi tanıştırınca tasavvufun seyrini de dolaylı yoldan etkilemiş oluyordu. Evet, felsefi düşünce artık Zahidlikle paralel bir seyir izleyecekti. Bir başka değişle hemen her zahid aynı zamanda filozof özelliklerini haizdi. Zahid olmayan başka filozoflar da türemişti. Fakat bizim konumuz tasavvuf eksenli gittiğinden bu sınıf filozofları irdelemeyeceğiz.

Tasavvufun felsefeyle iç içe girmeye başlamasıyla işin içinden çıkılamaz hale gelmişti. İş fıkıh, hadis ve tefsir gibi elzem ilimlerden, zikri hak ile meşgul olmaktan çıkmış, Âlemin kıdemi, hadisliği, bekası, Allah’ın sıfatları, kaza ve kader konusu zikir meclislerinde sufilerin konuşulan konuları olmuştu. Tasavvuf bir yandan tariklere (tarikatlara) ayrılıyor bir yandan da tam bir açmaza giriyor ve manevi bir verimsizlik dönemine başlıyordu. İşte tam bu sırada Ebu Hamid El Gazali çıkacaktı sahneye…

Gazali nini tasavvufu hizaya sokuşu, ibn teymiyye nin tasavvuf hakkındaki olumsuz görüşleri,  ibni arabi nin sistematiği imam rabbani den günümüze tasavvuf, bazı ayetlerin tasavvufa mesned teşkıl etip eymeyeceği. tasavvufa karşı gibi gözüken ayetler, tasavvufu destekleyici mahiyetteki ayetler...  sonraki sayımızda. bizden ayrılmayın.

etiketler: tasavvuf nedir, tasavvuf tarihi, ünlü mutasavvuflar, gazali ve tasavvuf, ibn teymiye ve tasavvuf, imam rabbani tasavvufu, tasavvuf hakkında, yeni başlayanlar için tasavvuf

Anahtar Kelimeler: Anlama Çabası, İslam Araştırmaları, Beyazıd Bistami Kimdir, Cüneydi Bağdadi Kimdir, Hasan Basri Kimdir, İlk Tasavvuf Alimleri, Takva Nedir, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Tasavvufi Terimler, Tasavvufun çıkışı, Tasavvufun Gelişmesi, Tasavvufun Kısa bir Tarihi, Zühd Nedir

mustasim billah , 15/11/2008-11:38 Facebook'ta Paylas