İstanbul’da, o gün de, diğer günler gibi olağan başlamıştı. Ama nice olağan günler vardır ki olağandışı olaylara şahit olmaktadır. İşte –adını vermeyelim- t lisesinin 11B sınıfı da güne olağan başlayıp olağandışı bitiren gruplardandı…

 

İstanbul’daki t lisesi, kalburüstü sayılabilecek bir semtte bulunduğundan öğrencilerinin tamamına yakını, sosyoekonomik ortalamanın üzerinde ailelerin çocuklarıydı. O sabah yine sınıflara girilmiş, müfredat işlenmeye başlamıştı. Matematik dersi öğretmeni entegral konusu anlatırken sıkılan öğrenciler bir an önce teneffüs zilinin çalmasını temenni ediyorlardı. Böylece birbirleriyle rahatça küfürlü konuşabilecek, bayat şakalaşmalar yapabileceklerdi. Biri oradan tiyatrovari bir biçimde arkadaşına çıkışacak, diğeri önündekinin ensesine şöyle bir şaplak atacak, daha içe kapanık olanlar –ki onlar genelde arka sıradadırlar- Leman, Penguen ya da Uykusuzu’nu okuyacaktı.

 

Nitekim öyle de oldu. Sınıftaki herkes bir şeylerle meşgul olup bir sonraki dersin ızdırabına dayanabilmek için moral depolamaya, dinlenmeye, bağırıp çağırmaya, tokatlaşmaya, tepinmeye başladı. İstanbul’da bir lise, bir teneffüs, 40’a yakın ergen…

 

***

Serdar’ın da içinde bulunduğu grup, yerlerinden kalkmamış, dün oynanan maç hakkında konuşuyorlardı. Biri “a” futbolcusunun o takımda yeri olmadığından dem vuruyor, öteki dün alınan galibiyetin sapına kadar hak edildiğini savunuyordu. O ana kadar her şey sıradandı. Kimse olacakları tahmin bile edemezdi.

 

Fizik hocası içeri girdiğinde öğrenciler yerine oturmuştu bile, o girer girmez hepsi ayağa kalktı. İki kişi hariç; Serdar’ın önündeki sırada oturan Ahmet ve Volkan kalkmadılar çünkü sırtları tahtaya, önleri ise Serdar’a dönüktü. Dolayısıyla muhabbete daldıklarından hocanın içeri girdiğini görmemişlerdi. Serdar ise son anda hocanın en ön sıranın başında dikildiğini görmüş. Ve salise farkıyla ayağa kalkabilmişti. O ayağa kalktığında hocayla göz göze gelmişlerdi. Ahmet ile Volkan’ın ise toparlanmaya vakti yoktu. Kalkamadılar, hoca durumu gördü. Öğrencilere “otur” işareti yapıp hışımla oraya doğru yöneldi…

 

“Niye ayağa kalkmıyorsunuz, öğretmen mi girdi kim girdi? Hiç takmıyorsunuz. Terbiyesizler.”

 

Volkan ve Ahmet zaten hiç sevmedikleri şu fizikçiye kin ve nefret dolu bakışlarıyla bakıyorlardı. Fizik öğretmeni sınıfın tamamı tarafından hiç sevilmezdi. İyi bir öğretmen değildi onlara göre…

 

“Sana mı soracağız,” deyiverdi Ahmet. Ortalık bir anda buz kesti. Tarih derslerinde hep gördükleri birinci dünya savaşının başlamasına neden olan kıvılcımın bir benzeri şimdi yaşanacaktı sanki. O kısa sürede, öğretmen bu ters cevaba ne diyeceğini bilemedi, dondu kaldı. Ondan cesaret alan Volkan, “kalkmıyoruz, sana ne be!” diye kükredi.

 

Çok geçmeden bu ikili öğretmenin üzerine yürümeye başladı. Sınıf ise birilerinin çıkıp fizikçiden içlerinde aylardır biriktirdikleri öclerini almasını hoşlarına giderek izliyordu sanki. Herkes Nefesini tutmuştu, kıyamet kopacağa benziyordu.

 

Bu tür bir hareketi beklemeyen öğretmen bir iki adım geri attı. Ama geç kalmıştı. Volkan öğretmenin iki yakasından tutmuş Ahmet ise yumruklarını öğretmene indirmeye başlamıştı bile, sınıf olanları sadece izliyordu. Öğretmen kendini savunma ihtiyacıyla iki öğrenciyle itiş kakışa başladı. Nitekim başarılı da oluyordu. Önce volkanı üzerinden attı sonra Ahmet’i hırpalamaya başladı. O sırada yere serilen Volkan bir hışımla kalkarak hocaya doğru yürüdü.

 

İşte o anda film koptu. Bir ah sesiyle birlikte her şey dondu.

 

Yere bir parça düştü. Bir işaret parmağıydı bu. Volkan, fizikçinin işaret parmağını ısırarak kopartmıştı. Parmak yere düşünce olayı görebilenler dehşete kapıldı. Göremeyenler ise görenlerden bilgi almaya çalıştı.

 

Etraf şimdi sessizdi. Fizikçi kopan parmağının yerine kravatını bastırarak masasına doğru yürüdü. Volkan ile Ahmet ise yerine oturdular. Öğretmen acısından kıvranıyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başladı. Öylece bir iki dakikadır oturuyordu. Sınıf sessizdi. Ses sadece öğretmenin derinden alıp verdiği soluğun sesiydi.

 

Neden sonra Serdar ayağa kalktı, ecza dolabına koştu. Sargı bezini ve alkolu aldı, masanın üstüne koydu. Bir hamlede sınıf kapısına koştu ve dışarı çıktı. Biraz sonra geldiğinde elinde bir buz poşeti vardı. Bu sırada sınıfta homurdanmalar başlamıştı. Serdar’ı kınayan homurdanmalardı bunlar. Herkes yanındakinin duyacağı biçimde konuşuyordu:

 

“-ne yapıyor lan bu..”

“-öğretmenin gözüne girmeye çalışıyor”

“-yalaka işte ne olacak!”

 

Serdar ise konuşmaları duyuyor ama önemsemiyordu. Kanlar içinde, Öğretmenin kopan parmağını gidip düştüğü yerden alarak buz poşetine koydu. Öğretmen derin derin nefes alıyor, ağlıyordu. Sınıf homurdanıyor, Serdar sinirleniyordu.

 

“Ne oluyor lan size,” diye bağırdı sınıfa. “İnsanlık öldü mü lan,” diye devam etti. Sustu… Öğretmeninin çaresiz suratına baktı… Yine arkadaşlarına döndü:

 

“Bir Tatsızlık oldu. Talihsiz bir olaydı, keşke olmasaydı. Ama burada bir insan acı çekiyor, ayıptır be. Hiç mi vicdan yok oğlum bizde. Düşmanına böyle bir ceza reva görülmez. Kaldı ki o… Bizim… Bizim öğretmenimiz… Eğer yalakalıksa bu yaptığım –bu arada ön sırada duran ve az önce yalaka dediğini duyduğu bir arkadaşının gözlerinin içine bakıyordu- yalakayım ulan ben. Yalakayım…”

 

Serdar’ın sesini koridorda gezen Müdür Yardımcısı duymuştu. Kapıyı vurarak içeri girdi ve dehşetli manzarayı gördü… Bugün İstanbul’da bir lisede yaşanan bir olaydı bu…

 

Son

 

 

 

                                                                                                                                    

Anahtar Kelimeler: Hikaye

mustasim billah , 07/11/2008-11:36 Facebook'ta Paylas