Aslında II.Meşrutiyet sonrasında fiilen tarihi misyonunu tamamlayan Osmanlı  İmparatorluğu, araya giren I.Dünya ve Kurtuluş Savaşları sebebiyle hayatiyetini  bir süre daha bitkisel bir şekilde sürdürür. Savaşlar biter; 1920’ den bu yana  Osmanlı ve TBMM Hükümetleri olarak oluşmuş bulunan çifte yönetime son vermek  zamanı gelmiştir. İstanbul hükümeti’nin sebeb-i hikmeti kalmamış, bütün  inisiyatif ve yetki haklı olarak Ankara Hükümetinin uhdesine geçmiştir.
Oluşturulacak yeni Devletin yapısında tercih artık doğal olarak , 1919 yılından  itibaren Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğindeki TBMM’nin görev ve yetkisindedir. Siyaseten oluşacak Devletin yapısında herhangi bir şüphe yoktur. Kurulacak olan  yeni devlet bir hanedan saltanatı olmayacaktır. Bunda herhangi bir şüphe yoktur.  Zaten 3 yıldır oluşmuş bulunan TBMM hükümetinin uygulamaları da bunu  gerektirmektedir.
Her şey iyi ve güzeldir de kurulacak olan “ulus devlet” in kültür ve medeniyet  kodları ne olacaktır? Öyle ya geride 1000 yıllık bir Türk-İslâm ve 600 senelik  Osmanlı Medeniyeti, vardır. Din,dil,sanat ve kültürdeki birikimler Anadolu  insanının genlerine kazınmıştır. Ancak,hedef “çağdaş”medeniyet olunca da bir  takım yerleşik değerlerden vazgeçmek gerekecektir.Bu konu zaten düşünce plânında  II.Meşrutiyet döneminden bu yana yazılıp çizilmektedir. Özellikle 1910’lu  yıllarda Ziya Gökalp(1876-1924) in ilk Türk sosyologu olarak önerdikleri  fikirler, yeni devletin kurucularınca o dönemde yakından izlenildiğinden  bilinmektedir. Bu yüzden fazla bir arayış gerektirmeden devlet dizayn edilirken  Ziya Gökalp’in fikirleri ilk referans kaynağı olur. Çünkü Ziya Gökalp , bütün  teorik hazırlığını İkinci Meşrutiyet’ten sonra tamamlamıştır.Yani Cumhuriyet  kurulmazdan önce,onun ideolojik öncüsü olacağı Cumhuriyet’in yol  haritası,farkında olmasa da kendisi tarafından oluşturuluyordu. Gökalp’ in  başlangıçtan bu yana çok değişik kanallarda seyreden fikri hayatının oluşmasında  muhakkak ki Azerî Türkçü fikir adamlarının önemli bir payı vardır.
“…Genelde Gazalî,Farabî ve diğer Müslüman düşünürlerin eserlerini  okumuş,tasavvufla uğraşmış,inançlı bir sufî olmuştur…
…Bu arada Abdullah Cevdet’le tanışmıştır.Abdullah Cevdet’in materyalizmi, Gökâlp’  in mistitizm ve idealizmiyle çatışarak kendisini ölümle sonuçlanmasına ramak  kala,bir intihar teşebbüsüne sürüklemiştir….
…Özellikle Avrupa’ nın pozitivizmine karşı tepkisini temsil eden Emil Durkheim’  e dört elle sarılmıştır…
…(1910 yılında)Rusya’ nın ünlü Azerî Türkcüleri Hüseyinzâde Ali ve Ahmed Ağaoğlu  ile birlikte İttihad ve Terakkî’ nin güçlü Merkez Komitesi’ ne (Merkez-i Umûmî’ ye)seçilmiştir.Bu iki önemli kişinin Gökâlp üzerinde çok derin etkileri  olmuştur…” (1)
Ziya Gökâlp, Osmanlı’nın meşrutiyet dönemlerinde şekillendirdiği önceleri
”Turancılık” olarak ayakları pek yere basmayan ütopik devlet projesini,
İttihatçılar, özellikle Enver Paşa’nın bu uğurda verdiği başarısız bir sınavdan
sonra,gerçeğe daha yakın “Türkçülük” ile sınırlar.Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar
olan dönemde Gökâlp daha ziyade Türkçülüğün,hars ve medeniyetin,Saltanat ve
hilâfetin kaldırılması,dinin,ibadetin,bir ölçüde lâikliğin nasıl olması
gerektiği, Osmanlıca’ nın terk edilerek saf bir Türkçe meydana getirilmesi,
musiki ve diğer sanatlar,hukuk,ekonomi,kılık kıyafet ile hemen hemen yeni bir
devletin şekillenmesinde gereken ne kadar yapılması gereken her şeyi kendi bakış
açısından bütün detayları ile anlatır.
Bütün bunları söylerken de,toplumda temel düşüncenin “Hak yok;vazife
vardır”sloganıyla anlattığı şekilde olmasını istiyordu.Yani bireyin söz hakkının
olmadığı,kendisine sunulan ölçüde bir fonksiyonel serbesti çerçevesinde,bir
makine aksamı işlevinde bir görevdi bu.
“…Osmanlı-Türk Modernleşmesinin (veya öbür adıyla ‘milletleşme’ projesinin
ideologu Ziya Gökâlp, toplumsal örgütlenme konusunda ‘korporatist’bir görüşe
sahipti. Yaşadığı yıllarda dünyada da oldukça yaygındı bu görüş.Temelinde
toplumu bir organizma gibi gören bir anlayış yatıyordu.Bir bedende nasıl ayrı
ayrı organlar varsa,toplumdaki sınıflar,tabakalar,meslekler de
böyledir.Organizmada nasıl organlar,hepsi aynı amaçla çalışıyorsa,toplum da
böyle olmalıdır.’Birimiz hepimiz için’anlayışı egemen kılınmalı…”(2) şeklindeki
bir toplum yapısı oluşturduğunuzda da zaten istediğiniz her türlü değişimi
hiçbir karşı tepki almadan yapma şansı yakalayacaktınız.Zaten toplum için
düşünülen “inkılâplar” için de böyle bir alt yapı olmazsa olmazların temeliydi.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, kurucular kendi dünya görüşlerine ilâveten
Türkiye içinden ve dışından da bir takım referanslara ihtiyaç duydular. Tabii ki
bunların içinde yapılacak inkılâplar için eksen alınan model Batı
“aydınlanmacılığı”dır. Oysa: ”…Osmanlı ve Cumhuriyet’in kurucu
entelijansiyasının göremediği ya da farkında olmadığı şudur:Avrupa’nın zihin
tarihi,sadece Aydınlanma düşüncesinden ibaret değildir ….Cumhuriyet
entelijaniyası da bu anlamda Osmanlı’dan farklı değildir.Tanzimat’ın romantik
kalıntıları,radikal bir sekülerleşme ile tasfiye edilmiş ve modernleşme, artık
sadece bir Aydınlanma projesi olarak devam etmiştir…”(3)
Her ne kadar Aydınlanma dönemi ve Auguste Comte,1789 Fransız ihtilâli ve bunun
ideologları ile, lâik, seküler ve pozitivist düşünürler ve eserlerden
yararlanmışlarsa da, yeni devletin şekillenmesinde düşünce bazında en büyük pay
sahibi her halde Gökâlp’tir.
“…Atatürk’ ün Türkçülüğünün fikir babası, 1930’ lara kadar Ziya Gökâlp’ ti. O
inkılâbı 3 temele dayıyordu; Türkleşmek,İslâmlaşmak,Muasırlaşmak’tı. Fakat o
tarihten sonra(belki daha önceden de)Atatürk, ’asrî’ci ABDULLAH CEVDET’e
yanaşmaya başlamıştı. A.Cevdet ise katı maddeci,din düşmanı ve Batı’cıydı…” (4)
Her ne kadar bu doğru bir tesbit ise de, bu aslında teorik altyapının aslına
rücû etmesiydi.Abdullah Cevdet, Meşrutiyet dönemlerinde “materyalist” düşüncenin
önde gelen isimlerinden biri olduğu ve ; ”…İslâm Topraklarında ‘çağdaş
uygarlığın’nasıl yayıldığını merak edenler; Abdullah Cevdet’ in en iyi
öğrencilerinden birisinin de Ziya Gökâlp olduğunu hatırlarsa mesele kalmaz…” (5)
Ayrıca bu konuda önemli bir iddia, büyük düşünce adamı Cemil Meriç Hoca’ nın
naklettiği bir tesbite göre :
“…Hilmi Ziya (ÜLKEN), Ziya Gökâlp’ in bütün fikirlerini Rusya’dan gelen
HÜSEYİNZÂDE ALİ’ den aldığını söyler.Mühim bir adam H.Ali. ’TURAN’)soyadını
almış…” (6)
Ali Turan, İttihad ve Terakkî’ nin önde gelen isimlerinden biridir. Z.Gökâlp’ te
onunla temasını bu vesile ile yapmış ve kendisinden oldukça yararlanmıştır.
Azerbeycan Devleti’ nin kurulması faaliyetlerinde bulunmuştur. Yusuf Akçura ile
birlikte Birinci Dünya Savaşı yıllarında “Turancılık” üzerine faaliyetlerde
bulunmuştur.
Her ne kadar Cumhuriyet’in özellikle kültür ve sanat alanındaki ideologu Ziya
Gökalp olarak görülüyorsa da,kendisi o alanda yalnız değildir.Gerek
fikirleri,gerekse aksiyonlarıyla onu tamamlayan ve destekleyen başka isimler de
“inkılap”sahnesinde yerlerini alırlar.Bunların arasında ilk bakışta göze çarpan
:
“….Mahmut Ragıp Gazimihal, H.Bedii Yönetken, C.Reşit Rey, Adnan Saygun ve Türk
Beşleri’nin diğer üyeleri başta olmak üzere müzik adamı kimlikleri ağır basan
isimlerin yanı sıra; Falih Rıfkı, Ahmet Cevdet, Necip Asım, Yakup Kadri, H.Âli
Yücel, Ruşen Eşref, Nadir Nadi, Ekrem Besim…” (7) gibi isimlerdir.
1930’ lardan sonra Devlet’in Batıcılık uygulamaları oldukça radikalleşmişti.
Takriben beş sene içinde çok önemli değişimler yaşandı. En azından zihinsel
plânda,Türkiye’nin o tarihteki elit kesiminde inanılmaz değişimler meydana
geldi.
Kemal H. Karpat’ ın Webster’ den alıntıladığı görüşe göre; Cumhuriyet’ in
kuruluş yıllarında yani yapılanma safhasında mutlak anlamda; “…Gökâlp’ in
teorileri Kemalist Türkiye’nin politikası olmuştur…” (8)
Hatta , Atatürk’ün düşünce dünyasında Ziya Gökalp ve onun fikirlerinin ne kadar
önemli olduğunu bir anekdot oldukça net anlatır:
“…Mütareke günleriydi. Mustafa Kemal ile Mussolini’nin damadı Kont Sforza,Pera
Palas’ta karşılıklı oturmuş sohbet ediyorlardı…
…Kont Sforza,sohbetin sonlarına doğru Mustafa Kemal’e en ilginç soruyu sordu:
-Bu fikirlerinizin,görüşünüzün kaynağı kimdir?Başarınızın sırrı nedir?
Mustafa Kemal hiç düşünmeden cevap verdi:
-Benim etimin.kemiğimin babası Ali Rıza Efendi,duygularımın babası Namık
Kemal,düşüncelerimin babası Ziya Gökalp’tir….” (9)
Ancak T.C.’ nin kurucuları ” ulusçuluk” fikrinde Gökalp ile aynı görüşü
paylaşsalar da, bazı detaylarda mutabık değillerdir.Mesela hilâfet ve lâiklik
konularında farklı şeyleri düşünüyorlardı.Meselâ :
“….Niyazi Berkes,Erol Güngör,Taha Pars gibi akademisyenlere göre,Gökalp
Kemalizm’den epey farklı görüşlere sahipti.Hatta Şevket Süreyya Aydemir’e göre
Gazi, Gökalp’ e soğuk davranmıştı.Gökalp öyle bir Türkçüdür ki , Hilmi Ziya
Ülken onu, ’Modernist İslamcılar’ başlığı altında inceler.Gökalp hilafetin
kaldırılmasından altı ay evvel Halk Fırkası için yazdığı, ’Yeni Hayat’
broşüründe hilafeti sanunur,fakat onun tarif ettiği hilafet,onun anladığı
lâikliğe uygundur.Gökalp lâikliği ‘içtimai usul-i fıkıh’ dediği metodla İslâm’ın
içinden üretir. Kemalizm’inki ‘lâikleştirme’dir, Gökalp’ın ki
‘lâikleşme’dir.Devrim, evrim farkı bir bakıma…” (10)
Ziya Gökâlp bu teorileri oluştururken ve onun yamakları buna bir takım ilâveler
yaparken,mutlak anlamda Osmanlı ile hesaplaşmalarını gerektirecek bir aykırı
kimlik taşımamaları da mümkün değildi.Bu kimlik de :
“…Şeyhülislâm da mason olacaktır-Musa Kâzım Efendi gibi-.En büyük mürşid
sayılan Ziya Gökâlp mason olacaktır.Ve Ziya Gökâlp’in yetiştirmesi olarak
kendisini takdim eden İttihad ve Terakkî erkânı içinde görülen Tekin Alp,yani
nâm-ı diğer Moiz Kohen daha sonra Cumhuriyet döneminde de ideologluğunu devam
ettirecek ve Kemalizmin en önemli kitabını o yazacaktır…” (11)
Gökâlp’in oluşturduğu düşünce sisteminde temel faktör, marazi bir Osmanlı
fobisidir. Bütün sistemini bunun üzerine kurmuştur. Osmanlı’ nın
medeniyetini,edebiyatını,sanatını,dilini ve musıkısini küçümsemiştir, Arap-Fars
medeniyetlerinin devamı saymıştır.Tabii ki yanılmıştır.
“…’yabancı’tesirlerden arınmak, ’öz’e yani tesavvur edilen Anadolu’ya dönmek,
milliyetçi Cumhuriyet projesinin en temel temalarından biridir. Nitekim
millî-devletin düşünürü Ziya Gökâlp ‘Türklük,kozmopolitlik’e karşı İslâmiyet ve
Osmanlılığın hakikî istinat yeridir’ diye yazarak, Cumhuriyet ideolojisini
milliyetçi, anti-kozmopolit bazda temellendirmiştir… ”(12)
Bazılarına göre Ziya Gökâlp’in kurduğu bu düşünce sistemiyle ; ”…Türk kültürünü
yüzyıllardan beri süren Doğu’ nun skolastik ve teokratik baskısından
kurtarıp,Batı’ ya yöneltmek amacı güttüğü… ” (13) nü iddia etseler de bir asıra
yaklaşan uygulamalarda,özellikle din ve kültür bahsinde bu yorumların oldukça
havada kaldığı ayrı bir gerçektir.
“…bir Osmanlı fikrine karşı çıkan Ziya Gökâlp’ ti. Fransız sosyologlarından
derinden etkilenmiş olan Ziya Gökâlp, onların esasları üzerinde ,Türklüğün
konumuyla ilgili kendi yorumunu geliştirdi…Türk milleti uzun zaman önce ,
dünyanın en gelişmiş medeniyeti olan Fars-Arap, ya da İslâm medeniyetini
benimsemişti; şimdi ise medeniyetin temel karakterini değiştirmeden, Garp
Medeniyetine yönelip,onu benimseyebilirdi. Gerçekte,millî yaşam ancak en
gelişmiş medeniyet aracılığıyla ifade edilebilirdi; ve kendine özgü bir halk
kültürüne sahip bir millet olmadıkça, Batı medeniyetini benimsemek mümkün
olmazdı…” (14)
Osmanlı’yla beraber, İslâmiyet’ in mevcut uygulamasından da oldukça rahatsızdır
Gökâlp.Bir dünya dini olan ve temelde Arapça ile anlatılan ve ibadet edilen
İslâmiyet’ ten de oldukça rahatsızdır. Bütün bu rahatsızlıklarını ve buna karşı
ne yapılması gerektiği konusunda kendisine söz hakkını Cumhuriyet’ in ilân
edilmesiyle bulur.Aynı sene kaleme alıp yayınladığı “TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI” yeni
rejimin âdeta “âmentü”sü olur.
Üstâd Cemil Meriç, Ziya Gökalp yorumunu oldukça olumsuz ve acımasız bir üslupla
yapar:
“…Ziya Gökâlp,Gazalî değildir.Gökâlp minnacık bir adamdır.Elindeki imkânlarla
başka çaresi yoktu.İster istemez intihar edecekti.İntihar kapıyı açmıyor…
…Ziya Gökâlp ‘le Gazalî arasında mahiyet farkı var. Ziya Gökâlp , batı’nın
sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır, zaman zaman da kusar.
Peyami Safa’ nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır.Her devirde
dalkavukluk yapmıştır. Talât Paşa’ya ve İttihad Terakkî’ye meselâ.Tarihin
şımarttığı bir adamdı…” (15)
Bundan sonra Cumhuriyet’in Din, Dil,Hukuk,Eğitim v.d.devrimlerine esas teşkil
eden fikirlerin ana ekseninde, bazen de bütün detaylarında Gökâlp’in etkisi açık
bir şekilde görülür. Lâiklik, Türkçe Kuran, Türkçe Ezan, Türkçe ibadet gibi
kavramlara yüklediği anlamlar ile Mustafa Kemâl’in bu konulardaki görüşleri bire
bir örtüşür.
Ziya Gökâlp Osmanlı ile ilgili analizlerinde , Türk toplumunun yeryüzündeki
diğer akrabaları ile farklılıklarını hiç göz önüne almamış, başta dini,
geleneksel değerleri ve bulunduğu coğrafyaya hep at gözlüğü ile bakmış ve tabiî
ki yanılmıştır.
“…Gökâlp Türk harsı ile Osmanlı Medeniyeti’ ni birbirinden ayırmaya
çalışırken,İslâm dini ve Osmanlı İmparatorluğu’ nun,Türklüğün bünyesi,vicdan ve
harsı(medeniyeti)üzerinde yaptığı köklü değişmeleri unutmuş görünür.Meselâ bir
Yakut Türk’ ü ile Anadolu Türk’ü arasındaki hars farkını düşünmek
lâzımdır.Gökâlp gerçi bu farkı görmüştür ama,Anadolu Türk’ünü öteki
‘soydaş’larından ayıran sebepler arasında,kudretli,egemen bir İmparatorluğun
etkilerini söylemek istememiştir…” (16)
Bu bilgiler ışığında Gökâlp’i :
“…Cumhuriyet’i yüceltmenin yolunun, Osmanlı’yı aşağılamaktan geçtiğine iman
edercesine inananların fikri önderi konumundaki isimlerinden biri…”(17) olarak
değerlendirmemiz de herhalde yanlış olmayacaktır.
Gökâlp, bir müzikolog veya müzisyen olmamasına rağmen; Geleneksel musıkimizin
yıllarca bir “cüzzamlı” işlemi görmesine yol açacak olan, hiçbir akademik
referansı olmayan, sadece ve sadece kendisinin Osmanlı elitine duyduğu
allerjiden kaynaklanan bir tez öne sürer. Bu tezinde :
“…ülkemizde yan yana yaşayan iki musiki olduğunu, birisinin Türk halkı
tarafından kendiliğinden oluşturulmuş Türk Musıkîsi, diğerinin Farabî tarafından
Bizans’tan ithal edilen Osmanlı Musıkîsi olduğunu, Halk Müziği’ nin kültürümüzün
,Osmanlı Musıkîsi’ nin ise Medeniyetimizin musıkisi olduğu “ iddiasında bulunur
ve hemen peşinden “Osmanlı Musıkîsi’ nin belli kurallardan meydana gelmiş bir
bilim olduğunu, Türk Musıkîsi’ nin ise naif, belli usul ve kuralları olmayan,
bilim kalıpları dışında içten melodilerden ibaret olduğunu” ilmî bir kesin
hükümmüşcesine ve de hiçbir hata payı ihtimali gözetmeyerek, kendince tescil
eder. (18)
Tabii böyle bir hükme varınca gerisi kolaydır. Osmanlı musıkîsi de tu-kaka
edilmeli ve yasaklanmalıdır.Peki Osmanlı Musıkîsi’ni attığımızda,Halk Musıkîsi
yeterli olabilecekmidir?Hayır!…Peki o zaman ne yapılmalıdır?..Kolayı vardır:
“…Millî Musıkimiz,memleketimizdeki halk musıkîsiyle,garp musıkisinin
imtizacından(uyumundan)doğacaktır.Halk musıkîmiz, bize bir çok melodiler
vermiştir.Bunları toplar ve garp musıkîsi usulünce armonize edersek hem
millî,hem de Avrupaî bir musıkîye malik oluruz…”(19) demekle kolayca bir çözüm
bulunacağını zanneder.Oysa vardığı bu hükmü de yanlış bir örnek ve temel üzerine
kurmaktadır.Yani Halk musıkisi nağmelerinin ,polifonik yöntemlerle armonize
edilerek oluşturulacak sentez fikri :
“….Berker’ in de belirttiği gibi,Gökâlp’in kafasındaki millî müzikte sentez
fikri,19.yüzyılda Rus Beşleri diye bilinen bestecilerin tecrübelerinden çıkan
modele dayanmaktadır…” (20)
Bu görüş aslında Gökâlp’ten önce ,Meşrutiyet dönemlerinde Necip Asım(Yazıksız)
ve müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal’ ce de dile getirilmişti.
Hatta: “…Türk musıkîsi’nin Yunan kaynaklı olduğunu, bize Araplar ve Acemler
vasıtasıyla geldiğini iddia eden ilk yazar Necip Asım Bey’dır…” (21)
Ziya Gökâlp’in ileri sürdüğü görüşlerinde çok önceleri 1918’ de :
“…Millî bir müzik ibdaı hususundaki muvaffakiyetleri herkesin müsellemi olan
Macarlar gibi biz de millî müzik vücuda getirebilmek için Macaristan’ dan bir
müzik âlimi getirmek, bu külliyatı ona tevdî etmek gerekir..”(Necip
Asım,Dilimiz,Musıkimiz,Türk Yurdu Dergisi,Yıl:7,Cid:XIV,sayı:157,1334’ten
aktaran Cem Behar)Nitekim,yıllar sonra Macar Besteci Bela Bartok Türkiyeye
gelir…” (22)
Necip Asım’ın tezine göre mevcut olmayan “milllî musıkimiz”i oluşturmak üzere
Macaristan’ dan müzik uzmanı ithal etmekten başka çaremiz yoktur. Ancak ne
gariptir ki bu garabet mahsulü teorinin hayata geçirilmesi için bir kehanet
gerçekleştirilecek ve Macaristan’dan Bela Bartok Türkiye’ye davet edilecektir.
M.Ragıp Gazimihal ise 1929’da yazdığı“Şarkî Anadolu Türkü ve Oyunları”başlıklı
kitabında Gökâlp ile aynı şeyleri düşündüklerini şu sözleriyle anlatır:
“Kendi yazdıklarımı Gökâlp’in düşüncelerinden evvel getirişim,O’nun benden fikir
aldığı maksadıyla değildir.Bilâkis benim onun tesiri altında kalmadığımı
göstermek içindi. Gökâlp gibi alimlerimiz,musikişinas olmamak yüzünden sık sık
musıki hataları yapmışlar ise de, bizce muhterem olan cihet onların cesaret-i
medeniyeleri ve esas içtihatlarıdır…”
Yani Gazimihal diyor ki: Gökâlp’in musıki hakkındaki sözleri yanlış bile olsa,
değilmi ki , inkılâpların bütününe hizmet ediyor,o zaman her şey gibi o da
mübahtır.
Tabii bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olan Gökâlp’ e hak ettiği cevap, Klâsik
Musiki’nin büyük bir otoritesince verilecektir:
“…Gökâlp’in bu görüşlerine ilk kapsamlı cevap RAUF YEKTA Bey’den gelmiştir. Rauf
Yekta Bey Geleneksel Osmanlı/Türk müziğinin aslında bir tek müzik olduğunu
söyler. Türk müziğinin de gerek tarihsel,gerekse teknik açılardan birbirinden
ayırt edilmemesi gereken ‘avam’a hitabeden spontane bir Halk Müziği kanadı ile,
daha ince ve rafine bir zevke hitabeden bir ‘havass’ kanadı bulunduğunu öne
sürer…
…Rauf Yekta’ nın bu bakış açısı daha sonra başta Hüseyin Sadeddin Arel ve
Dr.Suphi Ezgi olmak üzere bir çok yandaş bulmuştur…” (23)
O devirde belki bir şeyler ifade eden Gökalp’in tezlerine günümüz gözüyle
bakıldığında; bunların ciddiye alınmayacak derecede gerçek dışı, tutarsız ve
komik yargılar olduğu ortaya çıkar. Ayrıca, Geleneksel Musıkîmizin Bizans’tan
ithal edildiği görüşünde olan bir sosyolog’un bu musıkîyi atıp, yerine kendi “öz
musikimiz” i meydana getirirken, Batı’ nın ” polifonik” sistem ve tekniğini
ısrarla savunması da her halde ilginç bir paradoks olmalıydı. Bu yüzden diğer
görüşlerindeki tutarlılık ve doğruluk payı tamamen veya kısmen olsa bile, bu
onun musıkîye dair bütün tezlerinin hiçbir akademik değerinin bulunmadığı
gerçeğini değiştirmeyecektir.
Kendisinin çağdaşı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Nurullah
Ataç, Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Ağaoğlu v.d.isimler
ölümü sebebiyle verdikleri demeçlerde sosyologluğu, Türkçülüğü, metodu, şairliği
ve diğer özelliklerini göklere çıkarsalar da, bugünün objektif düşünürleri , çok
değişik görüşleri dile getirmektedirler.
Özellikle musıkîye ilişkin görüşleri, bu gün Geleneksel Musiki hakkında kulaktan
dolma bilgi sahiplerince bile tebessümle karşılanmaktadır. Türk Musıkîsine kafa
yormuş ve gönül vermişlerden numunelik bir kişi dahi yoktur ki ; Gökâlp’ in
tezleri doğrudur desin.
Gökâlp’in Türk Musıkîsi hakkında yanlıştan öte bir Osmanlı fobisinden
kaynaklanan husumet ekseninde ortaya koyduğu tezlere karşı tarihî şartlar gereği
biraz geçte olsa oluşan antitezlere bir göz atalım:
Türk Musıkîsi’ nin son devirde yetiştirdiği değerlerden birisi olan Rahmetli
Cînuçen Bey Gökâlp’in savurduğu yâveler için bakın ne diyor :
“…Osmanlı Musıkîsi’ nin Farabî tarafından Bizans’tan tercüme ve iktibas edildiği
iddiasına gelince,Fransız Müzik bilginlerince yazılmış olan LAROUSSE’ “de le
Musıque’teki ‘Bizans Müziği’maddesine bir göz atmak dahi,bu iddianın ilmî
disiplinden ne kadar uzak olduğunu isbata yeter.Aynen tercüme ediyorum:(Bizans
musıkîsinin yüzyıllarca Türk musıkîsinin büyük etkisi altında kalmış
olması,XIV.yüzyıl’dan önceki hali hakkında fikir edinilmesine imkân
bırakmamaktadır…)
“…Her iki türün ,adı geçen konuların gösterdiği farklılıklar, kesin olarak kök
ayrılığından değil, icra edildikleri çevrelerin şart ve özelliklerinden
kaynaklanır. Yoksa şehirde UŞŞÂK, köyde KEREM diyen; AKSAK usülünü basitçe 9
ZAMANLI olarak öğrenen; şehirde TANBUR, köyde (aynı aileden)BAĞLAMA çalan;
tanbur’la TAKSİM, bağlama’yla AÇIŞ yapan; şehirde GAZEL ,köyde BOZLAK söyleyen
ve nihayet ‘Beni candan usandırdı,cefâdan yar usanmazmı?/Felekler yandı
âhımdan,murâdım şem’ i yanmazmı?’ diyen şehir kültürüne, ’Hüsnüne mağrur
olma,Yusuf-u Kenan’ mısın?/Mâh yüzüne bir nikâb çek,ben yandım el yanmasın’ diye
cevap veren köy kültürü,olsa olsa birbirinin kardeşidir…” (24)
Geleneksel müzik konusunda yerinde tesbitleri olan ve klâsik klişe görüşleri
çürüten bayağı üretken bir akademisyene kulak verirsek:
“…Ziya Gökâlp (1876-1924) müzisyen ya da müzikolog değildi. Böyle bir iddiası
da yoktu zaten. Bu konuda yazdıklarına bir asırlık bir mesafeden baktığımızda
müzikten az çok anladığını da söylemek zor….” (25)
“…Aslında bu Gökâlp’çi müzik politikası Gökâlp’in en genel sosyolojik düzeyde
yaptığı ‘hars/medeniyet’ayırımının müzik alanına yansımasından ibarettir.
Müzikte ‘Çağdaş uygarlık seviyesine’erişmenin temellerini de bu ayırıma
dayandırır…” (26)
Ziya Gökâlp’in Halk ve elit’ in musıkîlerinin farklı olduğu iddiasını kabul
edilemez bir yanlış olduğu hususunda bir başka yazar:
“…Ziya Gökâlp’in Osmanlı tarihine bakışı korkunçtur. Korkunçtur, tehlikelidir,
bu gün çocuklarımıza verdiğimiz takdirde kendi milliyetçiliğimize, kendi dünya
görüşümüze ve büyük devletimize söğün demenin yolunu açmış gibi oluruz.
Türk Musıkîsine bakışı terstir, yanlıştır, fecîdir. Gökâp’in daha doğrusu bütün
yüksek sanatlarımıza bakışı yanlıştır.Milleti halktan ibaret saymakta, halka ait
ne varsa iyi, hoş ama yüksek zümrenin yaptığı ne varsa divan edebiyatı, divan
musıkîsi, tezhib bilmem mimârî-mimârîye pek ses çıkarmıyor-bunlara karşı bir
tepki içinde…” (27)
Profesör Faruk Timurtaş’ın Gökâlp eleştirisi ise:
“…Gökâlp Osmanlı ile Osmanlı Türk’ünü tefrik etmediği (ayırmadığı) için,
hücumlarındaki haksızlık bu noktadan ileri geliyor. Edebiyat, mimârî ve
Musiki’de yanlış düşünüyor…” (28) şeklindedir.
Gökâlp,yukarda Cemil Meriç’in de değindiği gibi,değişken fikirlerinin verdiği
boşluktan dolayı bir ara intihar teşebbüsünde bulunur:
“…Gökâlp dindar ve tutucu bir çevrede yetişmişti.Bu çevrenin aşıladığı
inançlarla Batı felsefesinden ve biliminden edindiği görüşler ve bilgiler
arasındaki uzlaşmazlık, şiddetli bir düşünce bunalımına düşmesine yol açtı.
İntihar girişimi ölümle sonuçlanmadı ve sıktığı kurşun beyninde kaldı.Abdullah
Cevdet tarafından tedavi edildi…” (29)
Ancak o belli bir noktaya oturmayan,içinde bocaladığı zıt inançlar sebebiyle hep
panik atak içinde bir hayat yaşayacaktır.Hatta dünyaya veda ederken de:
“…Allah’ a küfrederek, başını hastane duvarına vura vura…” (30) ölecektir.
Bir başka açıdan Ziya Gökâlp değerlendirmesinde ise,milliyetçiliği üzerine şu
tesbit yapılır:
“…Meselâ MUSİKİ ANSİKLOPEDİSİ’nde okuyorum ,Yılmaz Öztuna’ nın. Ziya Gökâlp,
alışılmış, prototip geleneksel değerlere bağlı milliyetçilerin seveceği bir tip
değil…” (31)
Büyük bir gelenek düşmanı olmasına rağmen, Nurullah Ataç, 5 Mart 1953
tarihindeki bir yazısında doğrudan doğruya olmasa bile, dolaylı yoldan Gökâlp’in
, Klâsik-Halk Musıkîsi ikilemine şu satırlarıyla karşı çıkıyordu:
“…Niçin halkın ezgileri millî olsun da, Dede Efendi gibi büyük ustaların özene
bezene yaptıkları besteler millî olmasın? ’Millet’sözünün ne demek olduğunu
düşünmüyorlar, akıllarının ucuna ne gelirse söylüyorlar. Lâubalilik, hep
lâubalilik… ’Aydın’ denilen kimseleri bu lâubalilikten vazgeçirmeye bakmalıyız.
O zaman alaturka musıkîden de belki kurtuluruz. Avrupa musıkîsinde millî eserler
yaratırız…” (32)
Ataç gerçekten hem divan şiiri, hem Osmanılının her şeyine olduğu gibi
musıkisine ömrü boyunca savaş açmış birisidir. Burada ilk etapta Dede övgüsü
bizi aldatıcı olmasın. Zaten yukarıdaki sözlerinin son iki cümlesi de onun
açısından acı bir itiraf özelliğini taşımaktadır. Müzik inkılâbına başlanalı
neredeyse çeyrek asır olmuştur. Ortada hiçbir şey yoktur. Batı yanlılarının
Osmanlı müzik değerlerini sözümona aşağılamaktan başka yaptıkları bir şey
yoktur. Ataç onlara diyor ki, siz önce Batı Musıkîsi sisteminde değerler yaratın
ve böylelikle eski musıkîden hep beraber kurtulalım.
Ziya Gökâlp’ in musıkîdeki bu temelsiz görüşlerinin taraftarlarından Mahmut
Ragıp Gazimihal ;
“…1927 yılında yazdığı bir yazıda her iki musıkinin arasında ‘menba’ ve
‘bekâret’ farkı olduğu belirtilmiştir. Hatta işi daha da ileri götürerek,
türküleri bile ayıklayarak ‘sanat müziğinin etkisinde kalanları ayırmak
gerektiğini’…” söyleyecek kadar derin bir husumet ile savaş çığlıkları
atmaktadır.Böyle bir düşünce müzik üzerinden, büyük bir medeniyet ile , sözde
hesaplaşmadan başka bir şey değildir.
Özellikle Türk Halk Musıkîsi’ de Ziya Gökâlp’ in yanı sıra,Necip Asım,Fuat
(Köprülü),hatta Rauf Yekta Bey değişik zamanlardaki yazılarında Anadolu Halk
musıkisinin mahalli geziler yapılarak derlenmesi konusunu dile getirirler ve
bunun kaçınılmaz bir zorunluk olduğunu söylerler.
“…köysel Anadolu müziğinin ancak yöreden, alandan toplanabileceği görüşleri,
20.yüzyılın başlarından itibaren bu alana gereken ilgiyi yöneltmiştir. Örneğin
Mart 1915’ te Musa Süreyya Bey’ in Yeni Mecmua’nın Çanakkale nüshasına yazdığı
makale, halk müziği derlemelerinin önemine işaret eden ciddî bir yazıdır….” (33)
Bu düşüncelerin teşvikiyle 1926’ dan itibaren yerinden “türkü”derleme
çalışmaları seferberliği büyük bir hevesle başlatılır.
Gökâlp’ in “ulus”devletin oluşumuna esas teşkil eden görüşlerinin, özellikle
Türk Musıkîsi’ne ilişkin görüşlerinin , o dönemdeki Türk aydınları tarafından
değerlendirildiği muhakkaktır. Ancak bu konuda Z.Gökâlp’ in ortaya attığı tezler
en çok :
“…Mahmut Ragıp Gazimihal, H.Bedii Yönetken, C.Reşit Rey, Adnan Saygun ve Türk
Beşleri’ nin diğer üyeleri başta olmak üzere, müzik adamı kimlikleri ağır basan
isimlerin yanı sıra; Falih Rıfkı, Ahmet Cevdet, Necip Asım, Yakup Kadri, H.Ali
Yücel, Ruşen Eşref, Nadir Nâdi, Ekrem Besim…” (34) tarafından benimsenerek
savunulmuş ve Atatürk’ ün de bu doğrultuda icraat yapmasında bu isimlerin büyük
etkisi olmuştur.Tabii bu isimlere o devirde Riyaset-i Cumhur Orkestrasının şefi
Osman Zeki Üngör’ ü ilâve etmemek büyük haksızlık olur.
Neticede devlet , Gökâlp’in kılavuzluğunda “musıkî inkılâbı”nı başlatır.Bu günkü
dille anlatacak olursak devlet millî olmamakla suçladığı geleneksel musıkîsini
terkedecek ve “ulusal” müziğine kavuşacaktır. O günden bu yana başta Adnan
Saygun, olmak üzere bütün “Türk Beşleri”, onları izleyen kuşaklar, neticede bu
gün Fazıl Say’ a gelene kadar bütün bestecilerinin “ulusal müzik” adına
yapmadıkları bir şey kalmaz. Önceleri geleneksel musıkinin zirve besteleri ve
halk musıkimizin şahika ezgileri “armoni” tezgâhlarındaki çarkların ağzına
verilir. Sonuç fiyasko olunca
,Operalar,sonatlar,oratoryolar,kantatlar,senfoniler,baladlar,divertimentolar,süidler
bestelenir.Tabii ki amaç naat,kâr,beste,semai gibi çağdışı formlar (!) yerine
ithal çağdaş formlarla müzikte “ulusallaşmak”tır.
Müzikte Batılılaşarak ne kadar ulusallaştığımız ise ortada…..
_____________________________________________
KAYNAKLAR:
(1) Kemal H.KARPAT,”İslâmın Siyasallaşması”,İstanbul Bigi
Üniv.Yay.İstanbul/2001(2.basım)s.693,694
(2) Murat BELGE,”Korporatizm”,Radikal,18 Nisan 2004
(3) Hilmi YAVUZ,”Modernleşme:Parça mı,Bütün mü?Batılılaşma:Simge mi,Kavram
mı?”,Modernleşme ve Batıcılık,İletişim Yayınları,İstanbul/2002,c.3,s.214
(4) Reha Oğuz TÜRKKAN,”M.K.Atatürk’ün Üzerimdeki Tesirleri”Yeni Türkiye
23-24,Eylül-Aralık/1998,s.700
(5) Yusuf KERİMOĞLU,”Kelimeler Kavramlar”,İnkılâb Kitabevi,İstanbul/1983,s.21
(6) Halil AÇIKGÖZ,”Cemil Meriç İle Sohbetler”,Seyran
Yayınları,İstanbul/1993,s.163
(7) Bayram Bilge TOKEL,”Bağımıza Gazel Düştü”,Akçay Yayınları,Ankara/2002,s.186
(8) Kemal H.KARPAT,”Türk Demokrasi Tarihi”,Afa Yayıncılık,İstanbul/1996,s.62
(9) Sırrı Yüksel CEBECİ,”Ünlü Türkçü Gökalp’in Beyninde Kurşun Vardı”,Tercüman
Gazetesi,25 Ekim 2004
(10) Taha AKYOL,”Ölümünün 80.Yılında Ziya Gökalp”,Milliyet Gazetesi,25 Ekim
2004
(11) Hüseyin HATEMİ,”Devrimler ,Devlet Terörü ile Gerçekleştirildi”Aydınlar
Konuşuyor,Yeni Asya Yayınları,İstanbul/1995,s.18
(12) Nilüfer GÖLE,”Batı Dışı Modernlik:Kavram Üzerine”,Modern Türkiyede Siyasi
Düşünce,İletişim Yayınları,İstanbul/2002,c.3,s.62
(13) Cevdet PERİN,”Atatürk ve Kültür Devrimi”,İnkılap ve Aka
Kitabevleri,İstanbul/1981,s.53
(14) Marshall G.S.HODGSON,”İslâm’ ın Serüveni”,İz
Yayıncılık,İstanbul/1995,s.275
(15) H.ASLAN,”Cemil Meriç ile röportaj”,Edebiyat Ansiklopedisi,Milliyet
Yayınları,İstanbul/1991,s.276
(16) Ahmet KABAKLI,”Ziya Gökâlp”Kültür ve San’at,Boğaziçi
Yayınlarıİstanbul/1980,s.107
(17) Bayram Bilge TOKEL,”Bağımıza Gazel Düştü”,Akçay Yayınları,Ankara/2002,s.22
(18) Ziya GÖKÂLP,,Türkçülüğün Esasları,Varlık Yayınları,İstanbul1955,s.22
(19) Ziya GÖKÂLP,”a.g.e”, s.94
(20) Orhan TEKELİOĞLU,”Ciddî Müzikten Popüler Müziğe Musiki İnkılâbının
Sonuçları”,Tarih Vakfı Yayınları,İstanbul/1999,s.148
(21) Beşir AYVAZOĞLU,”Geleneğin Direnişi”,Ötüken Neşriyat,İstanbul/1996,s.48
(22) Yalçın ÇETİNKAYA,”Müziğin Değişimi,Değişimin Müziği”,Yeni
Türkiye,Cumhuriyet özel sayısı IV,Eylül-Aralık/1998,s.3015
(23) Cem BEHAR,”Musıkîden Müziğe”,Zaman Yayınları,İstanbul/2005,s.274
(24) Cînuçen TANRIKORUR,”Biraz da Müzik”,Zaman Kitap,İstanbul/2005,s.22,23
(25) Cem BEHAR,”Muskîden Müziğe”,Yapı Kredi Yayınları,İstanbul/2005,s.271
(26) Cem BEHAR,”a.g.e”,s.273
(27) Ahmet KABAKLI,”Güzel Sanatlar”,Kültür ve San’ at,Boğaziçi
Yayınları,İstanbul/1980,s.125
(28)) Faruk TİMURTAŞ,”a.g.e “s.133
(29) Sina AKŞİN,”Yakınçağ Türkiye Tarihi”(1908-1980)Milliyet
Yayınları,İstanbul,C.1,s.388
(30) D.Ali TAŞCI,”Golf Pantolonlu Halkçılar”,Vakit,7 Şubat 2007
(31) Taha AKYOL,”İlber Ortaylı ile Konuşmalar”,Ufuk
Kitapları,İstanbul/2006,s.133
(32) Nurullah ATAÇ,”Günce(1953-1955)”,Yapı Kredi Yayınları,İstanbul/2000,s.33
(33) Gönül PAÇACI,”Cumhuriyet Döneminde Halk Müziği”,Cumhuriyet’in Sesleri
,Tarih Vakfı Yayınları,İstanbul/1999,s.123
(34) Bayram Bilge TOKEL,”Bağımıza Gazel Düştü”,Akçay Yayınları,Ankara/2002,s.186
Anahtar Kelimeler: Araştırma - İnceleme, musiki nedir, osmanlıda eğlenci hayatı, osmanlıda müzik, ziya gokalp kimdir, ziya gökalp muzige katkıları, ziya gokalpın hayatı ve eserleri

ferahnak , 03/06/2009-19:19 Facebook'ta Paylas